İnceleme:  Yağmurlu Yokuş, Zeki Ben!

30.08.2023 © Novelius Edebiyat

İnceleme Yazarı: Mehmet BAHÇECİ

Yağmurlu Yokuş, Zeki Ben! – Figen Yıldız

edebiyat Yağmurlu Yokuş, Zeki Ben! çeşitli edebiyat platformlarından ve basılı öykü seçkilerinden aşina olduğumuz Figen Yıldız‘ın ilk kitabı. Eğlenceli bir kapak çalışmasıyla çıkan eserin yayıncı tarafında Ali Bektaş‘ın girişimleriyle kurulan Romanoku Yayınları‘nı görüyoruz.  

On beş öykülük kitapta, öyküseverlerin beğeneceği, içselleştireceği, okurken sayfalar arasında kaybolacağı öyküler bulunuyor. İşin güzel yanı da makul bir dengenin gözetilmiş olması, yani bazı öyküler çok iyiyken, kimileri vasat ya da vasat altı kalmamış. 

Sizler için özenle seçtiğim üç öyküyü, dilim döndüğünce bahsetmek üzere öne çıkarmak niyetindeyim. Listemin ilk sırasında tartışmasız şekilde “Kuyudayım, Cemşaab!” adlı öykü var. Aslında ilk üçüm o kadar net ki, sıkıntıyı, dördüncü, beşinci ve takip eden öykülerde yaşamaktayım. İkinci sıraya, “Bir Ömürlük Kol” ve üçe de, kitaba adını da veren “Yağmurlu Yokuş, Zeki Ben”i, (zevkle) koyuyorum. Ve kuşkusuz sizlerin de diğer öykülerden fazlasıyla beğenip öne çıkarmak isteyecekleriniz olacaktır. Çünkü başta da dediğim gibi kitapta fevkalade iyi bir denge gözetilmiş ve tüm öyküler belli bir çıtanın üstünde tutulmuş. Mesela kitabın hemen başında okuru selamlayan “Dut Ağacı Düşleri” ya da yazımın sonuna sakladığım, “Bonus” olarak ayrı bir parantez açacağım, (şimdilik adını gizli tutuyorum) o öykü ve  bittabii diğerleri… Evet, bunlar da okurlar nezdinde keyifle karşılanacak öykülerdir. 

mehmet bahçeci

Kuyudayım, Cemşaab: 

Anlatım tekniği, kurgusu ve çağrışımları itibariyle kitaptaki en ilginç öykü, Kuyudayım, Cemşaab! olsa gerek. Kitabın genelinde kadın kahramanların iç sesini duyarak ilerliyoruz, çoğunlukla kadın kahramanlar başrollerde. Kuyudayım, Cemşaab! adlı öyküde de durum farklı değil. Kahramanımız bir kadın. Kim bu kadın, hikâyesinin ne kadarı gerçek ne kadarı kurgu? Okurken insan merak etmiyor değil doğrusu… 

Öyküde mekan adlarına yer verilmemiş ama olayların Türkiye’de geçtiği aşikâr. Ülkemizin batı kentlerinden birinde yaşayan kadın kahramanımız, doğuya, ta sınır bölgesine “gelin” olarak gider. Farklı bir coğrafya, kültür ve dille karşılaşır burada. Neredeyse farklı bir ülkeye yerleşmiş kadar yabancıdır, dile, kültüre, hayata… Nasıl telli duvaklı geldiğini, başından tam olarak ne tür hadiseler geçtiğini bilmez, bilemez bir hâldedir. Yazar bu kısmı şiirsel bir dille anlatırken, mahsus puslu, sisli bir atmosfer yaratmıştır… Her şeye rağmen kahramanımız ortama uyum sağlar, bir şekilde korkusunu ve kederini yüzüne yansıtmaz, maskesini takınır, böylece gündelik işlerin hayhuyuna dalarak “her şey yolundaymış gibi” hayatına devam eder. Metafor olarak kuyu kullanılmıştır öykü boyunca. Gerçi, metafor mu yoksa sahiden de bu kuyuda öyküde bahsi geçirilen kötülükler yaşandı mı, orası da çok net cevap veremediğimiz bir flulukla satırlara taşınmıştır. Sanıyorum bu öyküyü bu kadar güzel yapan da bu olsa gerek. Cemşaab, Ali, kuyu, Şahmeran, Kürtçe diyaloglar, öyle içsel, öyle kâfi derecede şiirseldir ki, adeta modern bir masal okumak gibi bir deneyim vadeder okurlarına Figen Yıldız. Hasılı,  bu öykünün konusu ve masalsı atmosferine dair söyleyecek çok sözüm var lakin başka öykülere de yer açabilmek adına bu kadarıyla yetiniyorum. 

figen yıldız

Bir Ömürlük Kol: 

Kitaptan seçtiğim ikinci öykü, Bir Ömürlük Kol. Figen Yıldız anlatılarında tutkulu ve ateşli karakterleri bolca gözlemliyoruz. Kimi zaman pişmanlıkla kimi zaman şüpheyle kimi zaman da yalnızlıkla mücadele eden tutkulu karakterler… Tutkulu diyorum ama bu tutku bir yönüyle, bedensel tutku, şehvet dolu bir tutku olarak da görülebilir. Kadın karakterlerimiz kadınlıklarının farkındalar. Ve aşkın peşindeler, aşkı arıyorlar. Ya da aşk/sevgili bir şekilde onları buluyor. Bu buluşmanın bedel ödeyen tarafında da çoğunlukla kadınlar yer alıyor. Mahalle baskısı ise sırtlarından hiç düşmeyen bir kambur gibi hep hayatlarında . 

“Aramıza giren suçlu sessizliğin yanına uzanıyor. Yüzümü inceliyor. Uyumadığımı adı gibi biliyor. Neden numara yaptığımı düşünüyor bir süre. Son zamanlarda her yaptığımızın aynı açıklamaya vardığını fark ediyor sonra. Karşılaşmak istemiyoruz. Karanlıkta bile. Onu mu düşünüyor şimdi? Dirsekten kopup aralarına düşen kolu. ‘Önemi yok, tek gecelikti.’ Tek gecelik kol, bir ömürlük misafir şimdi. Bir ömürlük kol. Ömrümüz varsa tabii. İçmediği geceler ona gidiyordu. Ona gidemediği için içiyordu belki de.”

Yağmurlu Yokuş, Zeki Ben! ‘Bir Ömürlük Kol’ Öyküsünden, S.41-42

Bir Ömürlük Kol, gerçekçi bir anlatımla, şehvet, şüphe ve acının yoğun bir şekilde okura geçirildiği bir düzlemde ilerlerken, sonlara doğru büyülü gerçekçiliğin engin denizlerine demirleyen etkileyici bir anlatı. Eğer, Kuyudayım, Cemşaab! bu denli özel bir öykü olmasaydı, Bir Ömürlük Kol‘u rahatlıkla kendi ilk sırama yerleştirebilirdim.  

Yağmurlu Yokuş, Zeki Ben! :

Yağmurlu Yokuş, Zeki Ben! öne çıkardığım ilk iki öyküye kıyasla daha tasasız ve daha fazla sokak jargonuna inilerek yazılmış bir öykü. Bu öyküde pek öyle derin acılar, dirsekten kopan kollar, kuyulara atılan kızlar ya da şiirsel bir dil falan yok ama bir tür sitcom izlercesine keyifle ve merakla okuyacağınızı garanti edebilirim. Kitap ilk çıktığında, (tanıtım bültenini okurken) kitabın ismi hayli ilgimi çekmişti. Hatta şöyle bir düşünce bile yoklamıştı zihnimi: “Herhalde Zeki adında tuhaf bir kahraman var kitapta, büyük şehirlerden birinde, Yeditepe İstanbul misali tepelikli yokuşlu bir muhitte, iteklediği arabasıyla sebze meyve satıyor olmalı bu Zeki ya da hurda falan topluyordur… Ve tam da o sıralarda, bir sağanaktır başlıyordur Zeki’nin üzerine. ” İşte böyle… Bu düşünceler doğrultusunda Zeki’nin öyküsünden hüzünlü, kırılgan bir şeyler, çetin bir hayat mücadelesi çıkmasını bekliyordum ama olmadı. Gerçeklik, benim kurgumdan çok daha farklı ve orijinaldi.

Popüler bir radyo programcısının başından geçen, şaşırtıcı sonlu, absürt bir hikâyedir Yağmurlu Yokuş, Zeki Ben! Okuması zevkli, hafif ve tempolu bir öyküdür de diyebilirim onun için. 

Ve geldik bonusa!..

Evet, üzerine birkaç söz söylemek istediğim bir öykümüz daha var. Kitabın sonlarında karşımıza çıkan ve nispeten uzun sayılabilecek bonus öykümüzün adı: Kıyamet Kopuyorken.

figen yıldız
Figen YILDIZ

Kıyamet Kopuyorken:

Hem dramatik hem de kıyametvari betimlemeleriyle okurların favorilerinden olacağanı düşündüğüm, okunası bir öykü Kıyamet Kopuyorken. Öykülerin genelinde karşımıza çıkan İstanbul’u mekân edinme durumu bu öyküde de oldukça hat safhada. Şehrin üstüne çöken, handiyse müzmin bir hâl alan toz bulutları, o fırtınalar, boğazın ve karşı kıyının göz gözü görmez bir hengâmeyle, sıklıkla ufuktan yitivermesi… Tüm bunlar öyle tadında bir gerçeklikle anlatılmış ki, hani öyküyü taşıyacak başkaca bir olay olmasa, sadece şehri ve insanların yaşamlarını alt üst eden bu felaket hâli mevzubahis edilmiş olsa, sadece bu bile bu öyküyü yeterince “iyi” yapmaya yeterdi. Fakat yazarımız İstanbul ve kıyamet temalarının yanına vicdanıyla başbaşa kalmış genç bir adamın hikâyesini eklemeyi de bilmiş. Peki, nedir bu vicdan meselesi? Değinelim… Kahramanımızın geçmişine baktığımızda, henüz pek küçük yaşlarındayken, annesinin evi terk ettiğini, İstanbul’un karşı yakasına, başka bir adama gittiğini görüyoruz. Kadın neden böyle bir yol tutmuştur, küçük çocuğunu bırakıp gidecek kadar nasıl taş kalpli olabilmiştir, yoksa bilgimiz dışında gerçekler, çaresizlikler mi vardır işin içinde, işte orası da okurun sezgisine bırakılmıştır. Bu (terk etme) olayının akabinde babasıyla kalır ve annesini bir daha göremeden büyür çocuk. Annesi, bir imge, hiç var olmamış biri gibi belli belirsiz yer edecektir zihninde. Yıllar yıllar sonra, kahramanımız yetişkin biri olarak, kıyamet temalı İstanbul’da karşımıza çıkar. Annesinin çok hasta olduğu haberini almıştır üstelik. Pek umuru değilmiş gibi davransa da işin aslı öyle değildir. Bir süre önce babası vefat eden, yıllarca ayrı olduğu annesini de (herhalde bir yanlış duyum sonucu) öldü belleyen genç kahramanımız, hava muhalefetinin ortasında, hasta annesine yardım elini uzatsa içine derttir, hiçbir şey yapmayıp kayıtsız kalsa, doğrusu bu da vicdanını rahatsız edecektir. Genç adamın nasıl bir yol tuttuğunu da iyisimi okurlar kitaptan keşfetsin ve burada noktamızı koyalım.

“Bir kitapta hiç mi eleştirilecek unsur olmaz yahu,” diyenler varsa, ki kesin vardır, inceleme yazarlığının ustalık payesini onlara bırakıyorum. Benden bu kadar. Bu kitapta eleştirebileceğim, olumsuz anlamda dilime dolayacağım bir aksaklık, bariz bir hata ya da eksiklik yüz on üç sayfa boyunca gözüme çarpmadı.

Ben kitaptaki her öyküyü beğeniyle okudum, öyküseverlere de mutlaka okumalarını salık veririm. Dilerim, daha fazla okura ulaşır ve Sevgili Figen Yıldız’ın kaleminden başkaca çalışmalar, öykü ve romanlar da okuruz. 

Ne mutlu kitaplarıyla hayallere dalanlara!

Sağlıcakla…

Mehmet BAHÇECİ

30.08.2023 © Novelius Edebiyat

Bir Cevap Yazın