27.08.2024 © Novelius Edebiyat
Yazar Uğur Ünen
Terk Edilmişlik Apartmanının Tek Sakini
Terk edilmişliğe adım attı. Yorgun bedenini tozlu merdivenlerden yukarı ağır ağır taşıdı. Artık kimsenin yaşamadığı apartmanın tek sakiniydi. Yıkık dökük duvarlardan ibaret dairelerin arasında ışığı yanan pencerede kimsenin görmediği gölgesi dolaşırdı. Tüm tanıdıklarını kaybettiği yaştaydı. Ne konuşmaya isteği vardı ne de susmaya. Her olasılığa mesafeliydi. Az önce boş eve gelirken yolun ortasında gördüğü siyah kedinin cam gözlerini unutmaya çalışıyor, içinden “Onu yolun ortasından çekmeliydim,” yankısını duyuyordu. Kimse uyuyor gibi uzanmış olan o kediyi yolun ortasından çekmemişti. “Ya üzerinden bir araba daha geçerse?” diye söylendi. Sanki araba kendi üzerinden geçecekmiş gibi içi acıdı. Dayanamadı. Derin bir kaygıyla dışarı çıktı. Kediyi yoldan çekmek için bir şeyler aradı. Bulamadı. Elleriyle onu kenara çekti ve toprak olan bir yere gömmek istedi. Hiç toprak yoktu. Her yer beton suratlardan ibaretti. “Bu yaşta ne yapabilirim?” diye düşündü. Onu orada bırakmak istemiyordu. Birden yüreği cız etti. Kendini suçlu hissediyordu. Biri gelir de onu çöpe atarsa diye korktu. Çöpe yıllar önce atılan insanlık ve iyilik gibi şimdi bu kedi de aynı akıbeti mi yaşardı? Bu kadar düşünmek ruhunu ince ince doğruyordu. Ne yapabilirdi? Belki bir yolu vardı. Fakat aklına bir şey gelmiyordu. Üzgün bir hâlde eve geri döndü. Yemek hazırlamadı. İştahı yoktu. Kırmızı zambak desenli kanepeye uzandı. Televizyonu açmadı. Orada izleyecek kayda değer bir gülümseme yoktu. Her zamanki gibi içine yöneldi. Düşüncelerine daldı, sonra da uykuya. Uzun süre çıkmamak üzere.

Penceresinin perdesini hiç örtmezdi. Nasıl olsa onu kimse görmüyordu. İşi gücü olmayan, yaşlı ve yalnız bir adam. Daha doğrusu hayalet varlık. İnsanlar kendi anne babasını bile umursamazken onu mu umursayacaklardı? Zaten telefondan başlarını kaldırıp da gökyüzünü izlemeyi bile unutmuş dalgınlar neyi gerçekten görüyordu? Bu soruları artık sormayacağına söz vermişti. Bu konuda yine sözünde duramadığı bir anın içine düşmüştü. Takılmadı. Takılacak onca delilik, haksızlık ve acı varken buna mı takılacaktı? Elbette hayır. O sırada fıtığını unutarak hızlıca kalkmak istedi. Acı bir kahve iyi gelebilirdi. Oysa şimdi fıtık acısını yudumlayarak mutfağa sendeleyerek ilerledi. Tek zevki olan kahve kalmamıştı. Bu aralar unutkanlığı artmıştı. Dışarı çıkıp kahve almaya üşendi. Hemen ardından “Gidip alayım,” dedi. Değişken ruh hâli iyice fark edilir olmuştu. Bir mutlu bir mutsuz hayatı yuvarlanıp gidiyordu işte. İçinden “Çoğunlukla mutsuz,” diye geçirdi.
Dışarı çıktığında gözleri, kuş gibi hafif olan kediyi aradı. Bıraktığı yerde yoktu. Ne çabuk ve kim almıştı onu oradan? Çöpçüler mi? Oysa çöp arabası sesini hiç duymamıştı. Gerçi kulaklarının iyi duyduğu söylenemezdi. Yine de o sesi duyardı. Belki tuhaf bulunabilir ama ona hâlâ yaşadığını hissettiren tek ses oydu. Üstelik o ses ona huzur da veriyordu. Tüm acıları süpürerek toplayıp giden bir ses. Geçici de olsa iyi geliyordu. Özellikle geceleri. “Hayat böyledir işte,” dedi. “Kimi çöp arabasının sesini duymayı bekler kimi de…”. “Neyse,” diyerek kahve almaya gitti. Dönüşte eve girmeden önce parkta durdu.
Parkta çocuk seslerini ve insanların sohbetlerini bir sisin içinden izledi. Soyutlanmışlık duygusunu sevdiklerini kaybetmiş hassas insanlar bilir, işte o da öyle biriydi. Tekrar kediyi bıraktığı yere baktı. “Nasıl olabilirdi? Kedi oradaydı. Hem de gözlerini ona doğrultmuş miyavlayarak bakıyordu. Gözleri cam gibi değil de gece denizi gibi dalgalanıyordu. Kedi ona yaklaştı ve ayaklarının arasında mırıltılar çıkararak gezindi. Kahveyi tuttuğu eliyle kediyi kucağına aldı. Kedi çok mutlu görünüyordu. O sırada apartmana bakan yaşlı adam şaşırarak donakaldı. Çünkü sadece kendisinin değil diğer dairelerin de ışıkları yanıyordu. Hatta apartmandaki gülüş sesleri ailelerin mutluluklarını taçlandırıyordu. Apartmana merakla girdi. Kapı kendiliğinden kapandı. Merdivenler tertemizdi, mis gibi kokuyordu. Duvarlar daha canlıydı. Yüzünde bir gülümseme belirdi. Pencereden dışarı onun gibi yalnız olan gökyüzüne baktı. Gökyüzü en yıldızlı gecesiyle onu karşıladı. O sırada dışarıdan bir ses yükseldi: “Şu terk edilmiş apartmana bakın, yıkıldı yıkılacak!”
Kadınları nasıl uzaklaştıracağını deneyimlemişti. Eli ayağı tutmaya başlayınca, bir iki ters laf salladı ortaya. Ertesi gün valiz kapının önündeydi. “Allah ıslah etsin oğlum, işin zor senin” diyerek çarptı kadın kapıyı. Kapının iç yanında kalmak her zaman güvenliydi. Sığınağına çekilip güzel bir uyku çekmeye niyet etti, çekti de. Sabah çekiç darbeleri, matkap sesleri bulut kadar hafif uykusunu bölmeseydi.
Sesler aynı tonda gün boyu devam etti. Akşamına hafifleyerek, yerini geçmeyen kulak çınlamalarına ve keskin bir baş ağrısına bıraktı. Beşinci gün masasına oturmuş, çalışıyordu. Telefonda konuştuğu müşterinin sesini bastıran matkaba daha fazla dayanamadı. Hızla merdivenlere yöneldi. Çıkmıyor, havalanıyordu adeta. Çizgili pijamasının üstünde kesik kollu beyaz tişörtüyle açık kapıdan daldı daireye. Matkaplı adam duvarda açtığı muntazam deliklere bir yenisini eklemek için metal çubuğu dayadığında, adamın elinden matkabı çrkti aldı Poyraz.
“Poyraz Bey, ne yapıyorsunuz?” Ev sahibinin çınlayan sesi, boş duvarlara çarparak tekrar ederken, çoktan matkabı camdan aşağı fırlatmıştı Poyraz. Asfaltın üstünde sağa sola dağılan parçalar, yoldan geçen arabalarca yeniden parçalanırken çıkan çatırtılar caddeye yeni bir ses cümbüşü getiriyordu
S O N
Kare Görsel, Maurice Ultrillo, Moulin de la Galette, rue Repic, 1920
27.08.2024 © Novelius Edebiyat


💚