08.12.2024 © Novelius Edebiyat
Yazar: Zeynep Mungan Yılmaz
Kahvaltı Sofrası
Sabah gözünü açar açmaz canlanan bedeninin onun bedenine ihtiyacı vardı. Defalarca reddedilse de söz geçiremiyordu dürtülerine. Akşamki yorgunluğunu atmış olacağını düşünerek, yorganın altından karısının yavaşça kavradığı belini kendine çekti, çıkardığı mırıltılarla yavaş yavaş uyanmaya başlayan Hayriye,
-noluyon Mahmut, dellendin mi?
-dellendim ya, sana dellendim, yine mi itcen beni? Bırakmam yeminlen.
-iyice azıttın sen, boyun kada çocukların var, hala aşna fişne… çekil kalkcam ben.
-dur kız dur! Herkes uyuyor bırak biraz oynaşalım, dediği anda böğrüne yedi dirseği.
Kalktı gitti Halime bir hışımla odadan.
“Kahvedekilerin gazına gelip girersen o sitelere olacağı bu… Yine kaldın mı öyle dik dik Mahmut? Çocukların olduysa tamam, işin bitmiştir artık, daha fazlasını veren de isteyen de olmaz.” diye söylendi içinden.
Akşam kahvede Niyazi ile Seyfo’nun muhabbetine başta turp sıkmıştı ama haklı olduklarını da içten içe biliyordu. “Karılar yüzümüze bakmayolar artık” diye söylenip duruyorlardı. “Bizi el karılarına muhtaç bırakıyolar, neymiş 45 olmuşuz, evlencek çocuklar vamış.” “olsun napalım, onnar evlencek deye biz ölelim mi?” “şeytan deyo, Asan’ın dediği siteye gir, bul birini.”
-Beyler, beyler… nediyonuz siz Allasen? Ayıp ayıp, Asan’la siz aynı mısınız? Sizin gül gibi karılarınız var, onnar da haklı, siz burda kahvede otururken iş, güç, yemek, bahçe yoruluyorlar. Ne etsinler?
Sanki durumu onlardan farklıymış gibi akıl satıyordu elaleme ama vardı bir fark elbette; karısı akşamları yorulmasın, rahat yatsın kalksın diye sofrayı hazırlar, toplar, çayı yapar ayaklarını ovardı, Mahmut. Karısının yorgunluk bahanesi yoktu yine de yaranamazdı, yanaşamazdı ona. Kaç gece, kaç sabah hayvansı dürtüleriyle başbaşa kalmıştı.

O gece kahveden döndükten sonra kafası atmış dolanıp durmuştu sitelerde, en beğendiği kadına attı mesajı, attıktan sonra pişman olmuştu amma artık iş işten geçmişti. Nasıl olsa geri dönmez diye rahattı, “ne etsinler beni, şu sıfata bak” 5 yıl önce değiştirdiği hüviyet için çektirdiği profilindeki vesikalığa bakarken söylenmişti. 46’ya basmıştı, alnı daha da açılmış yüzü yuvarlaklaşmıştı, bıyıkları da vardı artık, Hayriye sevmezdi bıyık ama bırakmıştı işte tek aykırı davranışı buydu belki de Mahmut’un. Acaba ondan mı yaklaşmıyor bana? Yok ya sanki bıyıksızken tırmandırmıyordu duvarlara. “Bibipp” mesaj: “Tanışalım tabii, ben Hürrem, Behlül gerçek adın mı yoksa nick mi?” nick nedir ya? “evet evet gerçek, fotoğraf da gerçek” fotoğraf tabi gerçek sersem, sahte olsa bunu mu koyardım? Diye söylendi kendine. “sen peki, fotoğraftaki kadar güzel misin?” saniyeler sonra ekranına düşen fotoğraflar iki gramlık aklını da almıştı Mahmut’un. “sen karar ver” diyordu karşıdaki. Mahmut yutkunup bülbül gibi şakımak istemişti ama tek kelime yazamamıştı. Halime görse neler olurdu kim bilir? Korku ve heyecanla telefonu bırakıp aklındaki görüntülerle uykuya bırakmıştı kendini.
Halime gidince odadan gece yastığının altına koyduğu telefonu çıkarıp mesajlara baktı, bir şey yoktu. “Cevap vermediğim için sallamadı o da beni demek ki!”
Tüm bu düşüncelere bi siktir çekip kalktı yataktan. Sabahın köründe gün ışığı girmesin diye karısının bordo yaptırdığı perdeyi açtı, bari odamıza güneş doğsun, nedir bu karanlık? Tüm ıvır zvırların üzerine bırakıldığı komodinden çoraplarını alıp giydi, bi yandan da ne bahane bulsam da kahvaltıya kalmasam diye düşünüyordu ki içeriden bir ses:
Haydee sofra hazır, gelin bakemm. Mahmut, halime, hüseyin, Naim, saime… Sabah kahvaltısında yine tüm marifetini gösteren Hayriye, gür sesiyle seslendi ev halkına.
Önü sardunyalarla kaplı mavi çerçeveli pencerenin önündeki altı kişilik masaya sıralandılar, herkesin yeri belliydi.
-geldik geldik anne, mis gibi kokutmuşsun yine ortalığı, diyerek masaya oturmadan bir iki patatesi mideye götüren Naim annesinden yemişti şaplağı eline.
-kaç kere diyom şöyle parmaklamayın deye, Oturun oturun hemen, akşama dayıngiller gelcek, sofra kalksın ortadan hazırlıklara girişcem.
-Mahmuttt nerdesin yine? Bir kere de ikiletmeden gelsen ya sofraya..
Hızlıca hazırlanmış, telefonunu pantolonun cebine sıkıştırıp gelmişti.
-geldim geldim hanım! Mahmut günlük azarının ilkini yemişti, aaa yok ilk azar yataktaydı, devamı da yoldadır.
-anne, babam sosyal medyayı öğreniyor, dedi sırıtarak Saime.
Çaydanlığı almak için ocağa yönelmişti ki, eli belinde hızla dönüp:
– ne işine yarayacakmış soysal medya?
– soysal değil, hanım sosyal medya? derken karısının yanlışını bir heves yüzüne vurdu.
Sert bakışlarını kocasının yüzüne dikti:
-Haa çok biliyon sen, bi de beni düzeltiyo.
Çocuklar gülüşmeye başlayınca bir de onlara cırladı:
-ne gülüyonuz siz de? Yiyin yemeklerinizi. Bu yaştan sonra soysal şeysi mi gelmiş?
Ona bakmayan Mahmut’a dönerek:
-sen önce evdeki şu tamir işlerini hallet, akşam misafir gelecek her şey elimizde kalıyor.
-abinler nerden çıktı? Neden geliyorlarmış?
Yüzünde bir küçümsemeyle:
-sana mı soracaydılar ne zaman geleceklerini? Özlemişler beni, yeğenlerini, gelcekler işte.
– iyi madem gelsinler! Bişey dediğim yok.
O sırada telefonuna gelen “bipp” sesiyle herkes Mahmut’a bakarken o çatalına üst süte geçirdiği peynir, domates ve salatalığı ağzına tıkıyordu.
-baba telefonun, dedi Hüseyin.
-ötüyon Mahmut ötüyon, hayırdır bu ötmeler! Diye terslendi Hayriye.
Mesaj seslerine alışık olmayınca kendi telefonundan geldiğini düşünemedi tabi.
Ağzındaki lokmayı yutmaya çalışırken “nereye koydum bu mereti” diye söylendi. Cebinden çıkardığı telefonun dokunmatik ekranına basarken birden siri konuşmaya başladı: “Fotoğraflarımı beğenmedin mi yoksa, daha açıkları da var istersen yollarım, hadi sen de gönder.” sofradaki herkes buz kesti, ne olduğunu anlamayan Mahmut “Bu da kim?” derken karısının şimşek çakan gözleri ve çocuklarının utangaç bakışları karşısında ağzındaki son lokma boğazına takıldı, başladı boğulur gibi öksürmeye. Karısı oturduğu yerden “geber” diye bağırdı, Halime sırtına vurdu, Naim su getirdi; Mahmut’un yüzü saniyeler içinde mosmor kesildi, can havliyle kalkıp göğsüne indirdiği yumrukla boğazına takılan salatalık dilimi fırladı Hayriye’nin tabağına. Karısının “Allah cezanı vere” sözünü duymadı bile canıyla uğraşırken. Yere düşen telefonu alıp babasına veren Saime, yan yan baktığı babasına “bu yaştan sonra lokmalarına dikkat et baba, maazallah kalıverirsin olduğun yerde.” Kısa kısa öksürmeye devam eden Mahmut, başını kaldırmaya cesaret edemiyor, duyduğu utanç duygusuyla yok olmak istiyordu oracıkta. Varsa Hayriye’den bir umut, artık o da kalmamıştı.
SON
Kapak Görseli: Gustave van de Woestyne, Pissaro, Coming back from the fields,1911
Kare Görsel: Tamara de Lempicka, Idylle, 1931
Yazar Hakkında:

Zeynep YILMAZ, 1981 İstanbul doğumlu. İlk, orta ve lise öğrenimimi İstanbul’da tamamladıktan sonra 2003 yılında Sakarya Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. 9 Yıl özel sektörde Türkçe öğretmenliği yaptı. Bu süre içerisinde Sakarya Üniversitesi’nde dil üzerine yüksek lisansını tamamladı. Uzun yıllar yabancı öğrencilere Türkçe öğretti. 2014 yılından bu yana Kastamonu Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışmakta. Halen İstanbul Cerrahpaşa Üniversitesi HAYEF Türkçe Eğitimi bölümünde doktora tez aşamasında. Kişisel gelişim ve somatik travma üzerine yoğunlaştırdığı çalışmalarına hâlen devam etmekte.
Dijital dergi Hikayeden Gazete‘nin editör yardımcılığını üstlenen Yılmaz’ın çalışmaları çeşitli edebiyat mecralarında yayımlanmaya devam ediyor.
08.12.2024 © Novelius Edebiyat

