15.12.2023 © Novelius Edebiyat
Yazar: İ.Üsame Yördem
İKİ YALNIZLIK, BİR DUVAR, BABALAR ve BULMACA
“Hayatta ve fotoğrafta en iyi pozu yalnızlar verir.” Zeki Demirkubuz
Yalnızlığın illet bir şey olduğunu, insanı kıvrandırıp durduğunu, çepeçevre yaşanan acıların ortasında bıraktığını ve uzaklaşarak kalabalıklara karıştığını anlatıyordu karşımda. Odada ikimizden başka kimse yoktu. Odada ikimizden ve eşyalardan başka kimse yoktu. Odada ikimizden, eşyalardan ve toz zerrelerinden başka kimse yoktu.
Ailesi tarafından küçük yaşında, devlet kurumuna bırakıldığını, o kurumda büyüdüğünü, daha sonra akrabalarının kendisine ulaştığını, bir süre dayısının yanında kaldığını, daha sonra askere gittiğini, askerlik dönüşü evlenmeye ramak kala kız arkadaşından ayrıldığını anlatıp durduğunda nasılsam, yalnızlığı konuştuğumuzda da öyleydim: put gibi. Söyledikleri, bedenime çarpıyor, beni sendeletiyor ve düşürmek için çelmeler takıyordu. Ona inanmıyor değildim ancak büsbütün bir inanışın, ikimizi de kuyunun dibine çekeceğini düşündüğümden ve galiba yalnız olduğumu kabullenemediğinden, yaşımı başımı almama, babamın onca söylenmelerine rağmen evlenmediğimden, orta yaş krizinin ortasında durup da ne yapacağımı bilemediğimden, olur olmadık yerlerde ağlamaktan başka şey yapamadığımdan, onun anlattıklarının kıyısına kadar gelip duruyor, derin bir nefes alıyor ve orada hiçbir şey yokmuşu oynuyordum. Hiçbir şey yoktu. O kuyudan kaçmak için uzun bir süre uğraş verdikten sonra herhangi birinin, herhangi bir anlatısıyla o kuyunun dibini boylayacağımdan korkuyordum galiba. Herhangi biri değildi o ancak herhangi biri gibi düşünüyordum onu da. Herhangi bir endişem, karşımdakinden çok kendimdendi çünkü. Kendime güvenememekten. Kendimle baş edememekten. Herhangi bir şekilde dibi boylayabilmeye meyledebileceğimden.
“Ailen ile görüşüyor musun Sedat?” diye sordum. Aramızdaki yalnızlık bulmacasının birkaç boşluğunu kapatmak için. İkimizin ortasındaki sehpanın üzerinde duran su bardaklarına baktı. Gözlerini, bardaklardan çekmeden ve sorduğum soruyu pek düşünmeden, pat diye cevapladı: “Görüşmüyorum.” Devam edeceğini düşünerek bir süre bekledim. Stor perdenin arasından giriveren esinti, içinde olduğumuz odada dönüveriyordu.

Bir an duvarla göz göze geldim. Onlarca soru sormama rağmen beni yanıtsız bırakan duvarla. Bir duvarı mı andırdı bana yahut bir duvardan farksız olduğunu mu düşünüyordum onun, bilmiyorum. Yalnızca onunla ilk görüşmemizi geçirdim içimden. Konuşmaya kapalı, kendisini ifade etmekten kaçınan, duygularını hep içinde yaşayan, yirmi yedi yaşına gelmiş ve o yaşına geldiğinde okuma yazmanın hayatında bir eksiklik olduğunu hatırlayan, kapıda durup da “Hoca, ben okumak istiyorum, kendimi anlatmak istiyorum…” diyen biri olarak zihnimde edindiği yerde, titrek sesi, kekeme heyecanı, gövdesinin eğimiyle uyumlu başı, ezilmiş bir çağrıyı üst üste yankılatıp durmuştu. Tıklatmıştı kapıları. Nasıl yok diyebilirdim ki?
İlk zamanlar harflerle onu tanıştırdığımda, kısa duraklamalar geçirip de uzaklara daldığında, bir şeyler düşünen gözlerini kocaman belerttiğinde ve bu düşündükleri hakkında bana tek bir şey dahi söylemediğinde, onu yadırgıyordum. Benden çok başka olduğundan değil, tıpkı bana benzediğindendi galiba onu yadırgayışım. Karşıma, bana benzeyen birinin çıkması, bir aynayı yüzüme tutmuş ve beni bir şeylerle yüzleştiriyor gibi gelmiş ama zamanla geçmişti.
Sessizlik, ince bir tıslayışla aramızda beliriverdiğinde, onu ilk gördüğüm anın içinde bir kımıltıya ilerleyiverdiğimde, ne yapacağımı şaşırmış, konuşmaya yeni bir yön bulma arayışlarının tümden ağrıttığı karnımı ovalamaya başlayıverecektim ki, yeniden söze girdi: “Esasında ailem diyebileceğim bir ailem yok ki hocam. Hep yalnızdım. Hep bir başına. Hem nedir ki zaten aile, aileyi aile yapan şey nedir? Anne mi, baba mı, kardeşler mi?”
Zor sorular sormuştu. Düşünür gibi yaptım yahut yapar gibi düşündüm. Okuma yazması geliştikçe kitaplar okuması, sözcük dağarcığının genişlemesi, kendisini daha iyi ifade etmesine, afili cümleler kurmasına aracılık etmiş, beni memnuniyet ve gurur arası bir duyguyla tanıştırıvermişti. O duygu, ince bir yol halinde içimde ilerlemeye başlarken sahiden de bir aileyi aile yapan şeylerin, ailenin içindeki insancıklardan ibaret olduğunu ancak bu insancıklar arasındaki sözlü ve sözsüz iletişimlerin, kişilere bir sınır çizdiğini, bu sınır dahilinde yaşananların duygular, düşünceler ve davranışlarla çarpıştığını, tüm bunların sonucunda toplumun küçük topluluklarından biri olan ailenin ortaya çıktığını düşünüyor, düşündüğüm şekliyle ona da anlatmayı kafamdan geçiriyordum. Ancak anlatacaklarımın sayıklamalardan başka şeyler olmadıklarını, evirip çevrilmiş bir kalabalık dışında bize fayda sağlamayacağını düşünerek vazgeçtim söylemek istediğim şeyden. Upuzun tümcelerin, yaşantıları değiştirmediğini, yaşantıları kabullendirmeyi geciktirdiğini biliyordum çünkü.
“Geçen görüştüğümüzde babandan bahsedecektin…” diyerek ufak bir hatırlatmayı, konuşmaya yön vermek, benden bir cevap beklemesinden sıyrılmak adına öne sürdüm. Hamlemi gördü. Başından beri aramızda duran, doldurdukça daha fazla boşluğun ortaya çıkıverdiği bulmacayı doldurmaya başladı gözleriyle. Odanın içinde gezinen toz zerrelerinin, güneş huzmeleriyle birleşmesi gibi duvarın sesi, içimin sesiyle karışmış, biraz dövünmüştü.
Boğazını temizledi. “Askerdeydim geçen yıl. Acemi birliğindeyken haberi geldi.” diyerek konuşmaya başladı. “Bir şekilde haberim oldu babamdan. Daha doğrusu onun öldüğünden. Biliyorsunuz, hayatımın hiçbir yerinde ona dair bir anım yok. Fakat buna rağmen onun öldüğü haberini duyduğumda garipsemiştim. Hiç ölmeyeceğini düşünmüyordum ancak bir şekilde aramızdaki kayıp anıları telafi edebilecekmişiz gibi saf bir çocukluk düşüncem vardı. Bu düşünce yirmi altı yaşındayken dahi peşimi bırakmamış meğer.”
Yüzüne baktım. Sağ gözünün kenarında, nefret ve acıma arası bir duyguyla harmanlamış, bu harman sonucu oraya yerleşmiş, durduğu yerde emanet olduğunu hissettiren bir gözyaşı, yüzüme bakıp alay etti benimle. Dişlerini sıktı Sedat. Ağlasın istedim. Ağlamadı.
“Bir şeyler yaşamamış olmak, bir şeyler yaşanabileceği ihtimalini düşündükçe daha az tesir ediyor insana.” dedi. “Ancak ben, babamın ölümüyle bu ihtimali yitirdim hocam. Komutanlarım biliyorlardı durumumu. İstersem cenazeye gidebileceğimi söylediler ancak istemedim. Gidip ne yapacaktım. Canlıyken sarılmadığım bir insana, ölüyken niçin sarılacaktım ki? Gitmedim. O gece, sabaha kadar oturup düşündüm. Yalnızlığı düşündüm. Babasızlığı. Hep vardı bu ikisi ancak artık daha da belirginleşmişti diye, içimde bir şey takırdamıştı.”
Durduğunda, kendi babamı düşündüm ben de. Babamla aramızda ciddi diyebileceğim bir sorun yoktu ve galiba ilk defa bundan suçluluk duydum. Bunda, Sedat’ın da etkisi olabilirdi ancak dış dünyada, birilerinin yoksunluk çektiği durumların, başkalarının hayatında alelade şeyler olduklarını bilmek, daha doğrusu bu bilişe sonradan erişmek, bunu fark etmek, insana acı dolu bir tecrübe ıstırabı veriyormuş. Bunu anladım. Sedat’ın ölen babası değildi içimde dert edinen şey, benim babamın yaşamasına karşılık onun babasının ölmesiydi.
“Peki ya annen?” diye sordum. Gözlerini, gözlerimle buluşturdu. Daha önce bunu anlatıp anlatmadığını hatırlamıyordum ancak bana bakan gözleri, bunu daha önce anlattığını, niçin tekrardan bunu sorup da anlatma zahmetine onu soktuğumu bana haykırır gibiydi. Ağlamaya başladı. İstediğim olmuştu. Hiç kardeşi var mıydı acaba? Bunu düşündüm. Düşüncelerimi araladı sesi: “Annemle hiç görüşmedik zaten. Dayımla görüşüyorduk arada bir ama o da koptu sonradan.” dedi.
Ayağa kalktı. Kapı girişinde duran dilsiz uşağa yöneldi. Oraya astığı montunun ceplerini karıştırdı. Buruşuk, kullanılmış, birkaç yerinden yırtılmış bir peçeteyi çıkardı. Gözlerini sildi. Burnunu çekti, temizledi. Peçeteyi cebine sıkıştırıp yerine döndü.
“Bana hep şey geliyor…” dedi yerine otururken. “Yaratanı yalnız bırakmamak için yalnız bırakılmışım gibi. Bir ceza gibi. Yahut bir ödül. Bilmiyorum.” Burnunu çekti tekrar. Boğazımı temizledim ben de. Hiçbir şey yapmamaktansa herhangi bir şey yapmak iyiydi. Herhangi bir şey yapar gibi boğazımı temizledim.
Bir an öylece kalakaldık. Salt bir duygunun kollarında kaldığımız o an, çelimsiz bedenlerimizi tutup sarsan ve bizi kendimize getiren bir şey olsun istedim. Belki yaşam. Belki bir tesadüf. Yoldan geçen bir seyyar satıcı. Uzaklardan duyulacak bir ezan yahut. Bir şey olsun istedim. Yahut duvarlar, kuyular, inanışlar, yalnızlıklar, babalar ve çocuklar, tüm bu her şey bir dengede, aile dediğimiz kavramın boşalmış içiyle yüz göz edilmiş bir yerde, durup çok uzak bir yere baktıkça bulmacanın dolmayan boşluklarıyla kalakalmaktan başka yapacak bir şeyin olabilmesini istedim. Bir kendimiz olduğunu düşündürtmek isten acılara karşılık inanacak bir şeylere ihtiyacımız vardı galiba. Hem benim hem Sedat’ın. Benim derdim neydi peki? Bir kurumda büyümemiş, ailesiz kalmamış, evliliğe ramak kala birinden ayrılmamıştım. Neydi derdim? Bilemedim. İnsan, ne yapacağını bilemediğinde her şeyi yapacak bir kıvama gelir. O an, her şeyi yapabilirdim. Roma’yı yeniden yakabilir, yükseklik korkuma rağmen kendimi çok yüksek bir yerden atabilir, aşağı düştüğüm ana kadar hayatımda yalnız olduğumu düşündüğüm bütün anları bir araya getirip kendimizi yalnız belleyebilir, yatılı okuduğum okuldaki ranzalara kendimi asabilir, iyi olmak için değil de daha kötü olmamak için içtiğim antidepresanları tek seferde yutabilirdim. Ancak yapmadım hiçbirini. Öylece durdum. Öylece durdu Sedat da.
Dümeni kırıp da “Okumalar nasıl gidiyor?” diye sordum. “İyi…” dedi, kestirip atarcasına. Kestiği yerden dikiş tutturmalı, o kesiğin iki kişilik bir acıyı üleştirmesine fırsat vermemeliydim. Belki o mefhumu zor yalnızlığı, çok kullanışlı bir şeye dönüştürmeliydim. Belki bir acıya, balta girmemiş bir ormana, her ailede olan ufak tefek tartışmalara, endişesi olmayan mahallere ince bir sitem edebilirdim. Bunlardan biri bile iyi gelirdi belki de. Bunları düşündüğüm sırada “Ben artık kalkayım.” dedi. Ayağa kalktı. Elimi sıkmak için elini uzattı. Elini kavradım elimle. Sıktım. Kısacık. Sıcacıktı avucu. Kız arkadaşını soracaktım. Caydım. Dayısını, kurumdaki hayatını soracaktım. Caydım.
Arkasını dönüp de dilsiz uşağa yöneldiğinde, bir şey demiş olmak için sırf, “Biliyor musun?” dedim “Ben de geçen ay kaybettim babamı…” Yutkundum sonra biraz inandırıcılık katmak için anlatıma. Hiçbir şey demedi. Montunu giymeye başladı. Sağ kolunu geçirdi monta. Ardından sol kolunu. Oturduğum yerden ayağa kalktım ben de. Onu, aramızdaki sefil yalnızlığı, ona söylediğim yalanı, ölmesini ilk defa istediğim babamı, başladığımız andakinden daha çok boşlukla neticelenen bulmacayı, duvarları, sessizliği kapıya kadar geçirdim.
Gülümseyerek çıktı kapıdan. Tam o anda, elime bir şey geçirip kapıya fırlatmak istedim.
S O N
İ. Üsame YÖRDEM
Kapak Görseli: Claude Monet, Waterloo Bridge, 1899-1904
Kare Görsel: Mariano Fortuny, Beggars by a Door, 1870
Yazar Hakkında:

İ. Üsame Yördem, 1996 yılında doğdu. Hece Öykü, Lacivert Öykü ve Şiir, Litera Edebiyat, Olağan Hikâye, Edebiyat Haber, İshak Edebiyat, Altıyedi, Trendeki Yabancı, Cumhuriyet Gazetesi, Oggito gibi dergi, gazete ve edebiyat platformlarında öyküleri, Grunge Poetry, Yük, Edebiyat Nöbeti, KE, Sin Edebiyat, Natama, Ot, Varlık, dergi ve edebiyat platformlarında şiirleri, Aylak Karga ve İndigo gibi edebiyat platformlarında denemeleri yayımlandı. “Rağmen Yaşamak” isimli şiiri İlkyaz Genç Kalemler Platformu’nun Katalan PEN ile iş birliği sağladığı 2019 Haziran sayısında İngilizce ve Katalanca’ya çevrilerek Katalonya’da Katalan PEN’in web sitesinde tanıtıldı.
15.12.2023 © Novelius Edebiyat

