Öykü: Haziran Ayının Cuma Sabahı

06.10.2024 © Novelius Edebiyat

Yazar: Hasan Ege AKÇAKAYA

ÖYKÜ: HAZİRAN AYININ CUMA SABAHI

novelius edebiyat Haziran ayının cuma sabahı, krem boyalı alafranga yapıdaki bir evin beşinci katında bir daire… Aile dairesi bu -sözde- büyük tokmaklı, ceviz rengi güçlü bir kapı. İçerisi üç oda, bir banyo, bir mutfak ve bir salondan ibaret, insan sadece evin odalarından içeride barındırdığı kasveti hissedebilir mi, anlayabilir mi bu iki kişilik ailenin her ferdinin var olma, insan olma, bir olma sancılarını. Kestirebilir mi ondan önce yaşamış insanların yükünü, taşıyabilir mi onca derdi, sevinci, kederi demez mi insan “Bu ev beni boğuyor kaldıramıyorum artık bu fildişi sarıya çalan, boya zamanı gelmiş de geçmiş duvarları. Yapamıyorum her gün aynı mutfakta yıkanan, kurulanan tabakları, pişirilen yemekleri. Olmuyor duramıyorum bu evde yapamıyorum işte, bizi ikimizi sığdıramıyorum bu eve.” İkimizi…

Sığdıramaz mı insan 80 yıllık inişli-çıkışlı, huzursuz, sevimli ve bir o kadar da hızlı olan hayatına birini ya da birilerini. Sevmek hep zor mu gelir insana, vazgeçmek peki? Dört kapaklı kalbinde hiç mi yer yoktur başkasına? Aşık olup evlendiği adamın sevgisini taşımak zor geldi Umay’a oysa ne aşıktı üniversitede tanıştığı Fırat’a. Umay delicesine aşık olduğu bu adamı kalbinden, beyninden, teninden ve bu sarıya dönen duvarların hepsinden kazımak istedi. Dibine tutmuştu aşkı, ocağın altını açmış ama usul usul karıştırmayı unutmuştu, belki de komşuya gitmişti ya da sadece aşkının yavaş yavaş kaynamasını, ağırlaşmasını, dibe çökmesini ve en sonunda yanıksı yoğun kokuyu duyumsayarak izlemişti. Oysa sadece 3 yıl oldu, diyordu annesi o ne bilir ki 3 yılın 80 yıllık hayatından 53 yılını alıp götüreceğini, sadece 27 yaşında paylaşmak, yapmak ve devam etmek zorunda olduğu bir evliliği taşımanın ağırlığını, hüznünü, baskısını, heyecanını yitiren bir bedenden bunu yaşatmanın zorluğunu… Bilemezdi bilmedi de. Ne zaman annesine koşsa annesi onu hep erteledi, itti onu karanlık bir kuyunun en dibinde yalnız bıraktı ve yine o kuyunun dibinde olduğu için en çok da Umay’a kızdı. Çok çabaladı Umay, hayatta bir şeylere tutunmak için, başarmak için çok çabaladı, her çaba başarı getirmediği gibi her başarı mutluluk da getirmedi Umay’a. Annesini hep affederken buldu kendini, zorunda olmadığı yapmaması gereken her şeyi yaptı bu tadı kaçmış, iki yüzlü dünyada da yaşamak için her şeyi denedi. Hatta kedi bile sahiplendi, bir yaşama gayesi aradı hep, içi boşaltılmış duyguları alınmış hayatında.

Hasan Ege Akçakaya

Üniversitenin üç yılı çok zorladı onu, hem kedisini kaybetmiş hem de çocukluğunun geçtiği anneannesi ölmüştü. Dördüncü sınıfın başında Fırat’la tanıştı ilk başta arkadaş olarak yaklaştı, uzun parmaklı, kavruk tenli sımsıcak gülüşlü bu çocuğa. Derken giderek daha çok bağlandı Fırat’a onla kütüphanelerde sabahlıyor, okul kantininde hararetli sohbetler ediyordu. Üniversitenin son günü Fırat’ın Umay’a evlilik teklifi etmesi bu yüzden şaşırtıcı olmamıştı. Hiç düşünmeden evet dedi bu “mutlu” birlikteliğe dediği an ise pişman oldu bu yaptığından. Biliyordu çünkü kendini, ağır ve ağdalı sözleri ile Fırat’ı tüm evlilikleri boyunca sıkacak, kıskançlık krizlerine girecek, küçük dünyasında kendini olabildiğince yalnızlaştıracaktı ve bu dünyada bir kişiye, annesine, Fırat’ a yada bir başkasına yer yoktu sadece “o” vardı onun için, kendi… Hızlı düğünsüz bir nikah ve aromasız, yalancı bir birliktelik zordu Umay için Fırat içinse daha zordu sürekli kendini suçluyor, onu yorduğunu her şeyin çok hızlı geliştiğini düşünüyordu. Düşündükçe eve geç geliyor, buz gibi yatakta Umay’ın yanına kıvrılıp onun nefesini dinleyip sayarken hiç utanmıyordu. Umay ise evden hiç çıkmıyor alayına kitap okuyor kendini dinliyordu zaten Ankara’da ya okunur ya da aşık olunurdu. Kendisini dinledikçe kafası açıldı Umay’ın Fırat’ı ve kendini içine sürüklediği bu duruma alındı, ağladı, güldü, korktu. Karar vermişti, Fırat’a boşanmak istediğini söyledi hiç ikiletmeden kabul etti bunu Fırat. Başka bir şehre taşınıp buralardan gitmek istedi Umay güneşin hiç batmadığı, dalgaların taşları dövmekten hiç yorulmadığı bir yere.
Puslu bir haziran sabahı güneş bulutların ardından yüzünü göstermekle göstermemek arasında gidip gelirken, giyinip hazırlandı Umay saatine göz attı 06.01 annem hep bu saatte kalkardı diye geçirdi içinden
son kez onu arayıp yakınmalarını dinledikten sonra en sevdiği mumu salonda yaktı, açık camdan gelen rüzgarla dans eden perdeyi ve mumun alevinin coşkun bir deniz gibi bir sağa bir sola dalgalanmasını izledi bir süre daha sonra beşinci katın açık penceresinden güneşe dokunmak istercesine kendini boşluğa bıraktı. Derin bir sessizlik çöktü sonra, bundan sonrası yoktu onun için puslu bir Ankara sabahında şafak vakti bir ölüm.

S O N

HASAN EGE AKÇAKAYA

Kare Görsel, Claude Monet, Saint Georges Majeur, 1908

06.10.2024 © Novelius Edebiyat

Bir Cevap Yazın