02.03.2024 © Novelius Edebiyat - Ümit Yaban
“Yazma serüvenime erken yaşta başlamanın pozitif bir şey olduğunu düşünürdüm. Yaş aldıkça bunun dev bir handikap olduğunu fark ettim. Bilirsiniz, yazarlar genelde ‘küçükken yazmaya başladım’ demeyi sever. Halbuki erken yaşlarda yazmaya başlamak birçok problemi beraberinde getiriyor.”
EKİN DENİZ KUZU
Ah ilk kitaplar, sanki yazandan bir parça kopacak da evrende yıldız gibi parlayacakmışçasına müstesna bir öneme sahiptir. Bu önem hem yazarlar hem de edebiyat tarihi için geçerlidir. Bu heyecana ortağız ve zevkle görünürlüğüne katkı sunmayı kendimize görev addediyoruz.
Röportaj: Ekin Deniz Kuzu – Ümit Yaban
Ümit YABAN: Sayın Ekin Deniz Kuzu ilk kitabınız Ölüm Kalım Öyküleri’ni kutlarım. Notos Kitap basımı ile okuyucusuyla buluştu. Öncelikle merak ettiğim sizsiniz, edebiyatla kurduğunuz ilişkiye de değinerek kendinizi tanıtır mısınız? Ekin Deniz Kuzu kimdir?
Ekin Deniz KUZU: Ümit Hanım, ben de kitabıma gösterdiğiniz ilgi için teşekkür ederim. Beni mutlu ettiniz.
Ben de Türkiye’de yaşayan, hayatını gelecek kaygısıyla geçiren, dümdüz biriyim. Politik bir insanım. Hayatımı politik reflekslerim belirler. Yoğun çalışıyorum. Elbette birçoğumuz gibi işsiz kaldığım zamanlar da oluyor. Yani hayatımın merkezinde politika ve hayat kavgası var.
İstanbul’da yaşıyorum ve bu şehrin tüm zorluklarını sırtımda hissediyorum. Zor bir beceri artık İstanbul’da hayatta kalmak, tutunmak, düzen kurmak ve devam ettirebilmek. Bazen bu beceriyi gösterebildiğim için kendimi iyi hissetsem de çoğu zaman çabalarımın “boşuna” olduğu gerçeğiyle de yüzleşiyorum. Mesela sabahları sekizde metroya binip işe gidiyorum, bir saat sürüyor. Bir saatlik cehennem azabıyla başlıyorum güne. Neden? Patronlara daha fazla para kazandırmak için. Bir yandan da hayatın gerçeği bu, para kazanmak için başkalarına daha çok para kazandırmalısın.
Sonra sekiz saat, dokuz saat bilgisayar başında reklam yazarlığı yapıyorum. Dolayısıyla ben hayatımı da yazarak kazanıyorum. Neredeyse on kişiden sekizinin istediği işi yapamadığı, sevmediği şirketlerde ve pozisyonlarda çalışmak zorunda kaldığı memleketimizde sevdiğim işi yapabildiğim için kendimi şanslı hissediyorum tabii. Lamı cimi yok, bu da sınıfsal bir durum. Hayatımda böyle bir alanım olmayabilirdi, başka işler yaparak pekâlâ ideallerimden ve hayallerimden vazgeçmek zorunda kalabilirdim. Hâlâ kalabilirim. Sadece şimdilik böyle. Şükür.
Ümit YABAN : Yazma yolculuğu nasıl başladı? Kitabınızın yazım aşamasında özel bir editöryel yardım aldınız mı? Üslubunuzu oluşturmanızda nasıl bir yol izlediniz?
Eekin Deniz KUZU: İlk sorudaki edebiyatla kurduğum ilişkinin boyutlarını burada açmaya çalışayım. Ben küçük yaşlarda yazmaya başladım. Sanırım on beş yaşındaydım. Şiir yazıyordum. Fakat şiirlerim hep çok uzun oluyordu. Otuz sayfa şiir yazdığımı bilirim. Ardından gerek ailemin yönlendirmeleri gerek iletişim kurduğum yazar-yayıncı büyüklerimin tavsiyeleri beni düz yazıya, kurmacaya yöneltti. O gün bugündür öykü yazıyorum.
Yazma serüvenime erken yaşta başlamanın pozitif bir şey olduğunu düşünürdüm. Yaş aldıkça bunun dev bir handikap olduğunu fark ettim. Bilirsiniz, yazarlar genelde “küçükken yazmaya başladım” demeyi sever. Halbuki erken yaşlarda yazmaya başlamak birçok problemi beraberinde getiriyor. Küçükken, yazdıklarımıza karşı objektif bir bakış açısı geliştirecek kadar aklımız olmadığı için ortaya ne çıkarsak altın değerinde sanabiliyoruz. “Tamam ya,” diyoruz. “Oldu bu, muhteşem oldu. Türk edebiyatına yeni bir soluk getiriyorum.” Öyle olmuyor tabii. Ne muhteşemi ne yeni soluğu… Beklemek, pişmek, demlenmek gerekiyor. Bu da büyük sabır işi. O sabrı gösterince ve iyi metinler üretince, yolunu buluyor. Yazarlığın (elbette geniş açıdan bakarsak tüm estetik üretimlerin) yaş aldıkça iyileşen bir alan olduğunu düşünüyorum. Tabii bu farklı açılardan çok daha dallanıp budaklanabilecek bir konu. Batı’da böyle şeyler daha farklı. O yüzden memleketteki yayıncılık piyasasıyla ilgili konuşmak da gerekiyor ama şimdilik onları bir kenara ayırıyorum.
Sorunun diğer kısmına gelince: Ölüm Kalım Öyküleri’ni yazarken özellikle bir editör yardımı almadım, tavsiyeler ve öneriler aldığım oldu tabii ama sorunun temeli farklı diye almadım diyorum. Atölyelere de dahil olmadım. Sadece kitabımın yazım döneminde değil, genel olarak da bunların hiçbirini yapmadım. Üslubumu da deneyerek, yanılarak ve yine deneyerek buldum. Kim söyledi hatırlamıyorum ama yazarlıkla ilgili sevdiğim bir cümledir: Yazarlık, yazarak öğrenilir. Ben de bunu yaptım, hep yazdım. Gerçi şimdi aklıma geldi, üslubumu ve metinlerimi geliştirebilmek için Lajos Egri’nin Piyes Yazma Sanatı’nı birçok kez okumuşumdur.
Yazım aşamalarında alınan editör yardımı belki ve özellikle bir ilk kitap için değerli bakış açıları sunabilir, buna pek itirazım olamaz ama bazı çok değerli isimlerin verdiği atölyeler haricindeki tüm yazarlık atölyelerinin para tuzağı olduğuna inanıyorum. Bu artık öyle bir hal aldı ki, bir ya da iki kitabı çıkmış insanlar bile utanıp sıkılmadan yazarlık dersleri verebiliyor. Ne kötü.

Ümit YABAN: Kitabınızı raflarda gördüğünüz o ilk an neler hissettiniz?
Ekin Deniz KUZU: Elbette çok iyi hissettim. Henüz kitabı yayımlanmayan arkadaşlarım genelde bu süreçten çekiniyorlar. Çok uzun ve eziyetli bir süreç hissi uyandırabiliyor bir kitabın yayımlanması. Özellikle iyi yayınevlerinin peşindeyseniz. Kaldı ki böyle de. Zor bir süreç. Çok emek veriyorsunuz, çok bekliyorsunuz. Burada yayınevlerini de anmak gerekiyor. Ben yayınevlerinde de çalıştım. İşin mutfağını gördüm. Dolayısıyla “kafamızı kaşıyacak vakit bulamıyoruz” derken, yalan söylemiyorlar ve bahane üretmiyorlar. Ayda bin, iki bin dosya geliyor bazılarına. Çalışan en fazla üç beş editör… Nasıl zaman almayacak ki?
Fakat bunların hepsi o ilk onay mail’ine kadar. Sonrası çorap söküğü gibi geliyor. Kapınız çalıyor ve kargo elemanı elinde kitaplarınızla beliriyor. Hemen sevdiklerinizi yanınıza alıp bir meyhaneye oturmak istiyorsunuz.
Ümit YABAN: Günlük yazma rutininiz var mıydı? Malum yaşam büyük bir koşuşturma, bu koşturma arasında yazmaya günlük ne kadar zaman ayırabiliyordunuz?
Ekin Deniz KUZU: Ben pek çalışkan bir yazar olamadım. Belki de zengin olmadığım için. Siz de söylediniz, yaşam büyük bir koşuşturma. İşin olduğunda zaten eve akşamın bir körü geliyorsun, kolunu kaldıracak halin kalmıyor. İşsizken de başka dertlerin, önceliklerin oluyor ve bu sefer kolunu kaldıracak halin olsa da aklın orada olmuyor. Bir de hayatımı zaten yazarak geçirdiğim için her şey birbirine çok kolay girebiliyor. Ben istemesem de her gün sayfalarca yazı yazıyorum. Geçen gün altmış sayfa iş yazmışım mesela. Ne yalan söyleyeyim; bazen yazmak, yazı, dosya kelimelerini duymayı ve Word ekranını görmeyi bile istemiyorum. İşim daha farklı olsaydı, muhtemelen bu soruya başka başka cevaplar verebilirdim. Üzüldüm şimdi.
Dolayısıyla günlük yazma rutinlerim var, dersem yalan olur. Ama haftada mutlaka birkaç gün, ortaya bir şey çıkmasa bile oturur yazarım, dener yanılırım. Belki rutin olarak şundan bahsedebilirim: Yazarken mutlaka klasik müzik dinlerim, birkaç kadeh içki de (mümkünse bira) içerim.

Ümit YABAN: Yalın, tertemiz bir dil ile anlatılmış öyküler. Bunların içinde kendini bulamayacak birini bilmiyorum. Bir psikoloğun kitabını okurken şöyle bir cümleye denk gelmiştim: “Beyin hatırladıklarımızla değil unuttuklarımızla şekillenir.” Yaprak Sarmanın Günü’nü okurken bu cümle yankılandı kulaklarımda. Sizin de derdiniz unuttuklarınızla mıydı bu kitabı yazarken? Biraz derdinizi dinlesek.
Ekin Deniz KUZU: Kitabımın merkezinde, adından da anlaşılabileceği gibi ölüm duygusu var. Otuz senelik, görece kısa hayatımda ne yazık ki gereğinden fazla ölümle karşılaştım. Dolayısıyla ilk kitabımda bunu anlatabilirdim sadece. İlk kitaplar biraz daha kurmacayla gerçeğin karıştığı denemeler oluyor. Sanırım kurmaca yeteneklerimiz daha çok ikinci, üçüncü ve sonraki kitaplarda iyice belirmeye başlıyor.
Yaprak Sarmanın Günü de ölüm ve ölümlülük duygusunun epeyce ön planda olduğu bir öyküm. Sağ olsunlar, okuyucularım tarafından genellikle en sevilen öyküm oluyor. Benim de sevdiğim bir öyküm. Fakat ne o öykümde ne de diğerlerinde sadece tek bir derde sırtımı yasladım diyemem. Birçok derdin birçok farklı kombinasyonuna elimi uzatmaya çalıştım. Ölüm, ayrılık, işsizlik, parasızlık, kaygı, umutsuzluk…

Ümit YABAN: İlhan ve Selma isimlerini siz mi seçtiniz? Neden? Kitabı bu karakterlerle yazma fikri nasıl doğdu?
Ekin Deniz KUZU:
Karakterlerin isimlerini ben seçtim. Bir arayış oluyor tabii. Fikirlerine değer verdiğim bir büyüğüm, her yazarın masasında mutlaka bir fihrist ya da kadın-erkek isimleri sözlüğü olmalıdır gibi bir şey demişti. Sözlük biraz antika kalıyor artık, internet iyi bir araç. Yeni doğan isimleri siteleri var, anlamlarıyla birlikte listelemişler ne güzel, girip girip bakın. Sözün özü: İlhan, kişisel hayatımda yeri olan bir isim. Selma’ysa, bilemiyorum, sanırım İlhan’a en çok Selma yakışıyor.
Bu karakter mevzusu da kitabım ilk çıktığında biraz kafa karışıklığına yol açtı. Bildiğiniz gibi kitabın her öyküsünün başkarakteri İlhan. Selma biraz daha yardımcı bir karakter. Her öyküde bu İlhan’ı ve Selma’yı görüyoruz. Hep aynı isimli karakterler. İlhan her öyküde o öykünün gerektirdiği şekilde değişiyor sadece. Mesela birinde apartman görevlisi ama diğerinde bir rockstar.
Öyleyse bu İlhanlar aslında farklı mı, sadece isim benzerliği mi diyenler oldu. Tek bir cevap vermekten ve okuyucuyu yönlendirmek kaçındım ama değil, isim benzerliği değil yani. İlhan her öyküde aynı İlhan. Yaptığı işten, oturduğu evden, gittiği mekânlardan ayrı olarak İlhan, hep aynı. Çünkü aslında İlhan bir karakterden çok bir duygu temsili, bir sivrisinek kaşıntısı.
Kitabı bu karakterlerle yazma fikri, önceden hesapladığım bir iskeletin ürünü değildi. Bir gece öykü yazmak için oturdum ve İlhan’la tanıştık. Birbirimizi sevdik. Sonra İlhan her öyküye bir şekilde burnunu sokmayı başardı, ben de tutmadım yani onu, serbest bıraktım. İşin sonunda elimde bir sürü öykü vardı. Kimisi için farklıdır ama ben karakter temelli öyküler kurmayı seviyorum, dolayısıyla karakter öykücüsüyüm.
Ümit YABAN: Yazarken bir dinleme listeniz var mı? Yoksa sevdiğiniz birkaç sanatçıyı ya da şarkıyı bizimle paylaşır mısınız?
Ekin Deniz KUZU: Spotify’ın klasik müzik listelerinin müdavimiyim. Gerek klasik gerek çağdaş çok güzel besteler sunuyorlar. Ama birini söylemem gerekirse, Max Richter’in “On the Nature of Daylight” bestesini önerebilirim.

Ümit YABAN: Yeni dosya hazırlığınız var mı? İlk kitap tecrübesini yaşamış biri olarak, ikinci dosya hazırlığında mutlaka buna dikkat edeceğim dediğiniz başlıklar neler?
Ekin Deniz KUZU: Elbette var. Ölüm Kalım Öyküleri, 2022’nin Ocak ayında çıktı. Koca iki sene geçmiş. Direksiyonumu son bir yıldır senaryo çalışmalarına kırmıştım. Dolayısıyla üretim vaktimin çoğunu senaryo çalışmalarına ayırıyordum ve ikinci dosyamı erteleyip duruyordum. Şimdi tekrar döndüm. Yine bir öykü kitabı olacak. Bu sefer biraz daha eğlenceli, mizah yönü olan bir şey peşindeyim. İşte, ikinci kitabımın hazırlığında da ilk kitabımdaki ağırlığın ve karanlığın yerine daha hafifliği daha aydınlığı yaratmaya dikkat edeceğim.
Ümit YABAN: Sorularımla okuyanların hem sizi daha iyi tanıması hem de kendi kafalarındaki soru işaretlerine bu yoldan geçmiş birinden cevap bulmalarını diledim. İkinci kitabınızı heves ile bekliyorum. Gönlünüze, kaleminize layık ömrünüz olsun. Teşekkürler.
Ekin Deniz KUZU: Bu güzel sorularınız ve ilginiz için teşekkür ederim.
“İlk Ümit” Röportaj Serisinin Diğer Bölümleri İçin
02.03.2024 © Novelius Edebiyat

