2024 Edebiyat Soruşturması –  Bölüm 7 – İbrahim Berksoy

08.12.2024 © Novelius Edebiyat

Yayına Hazırlayan: Mehmet BAHÇECİ

7. Bölüm: İbrahim Berksoy

edebiyat Editörün Notu: 2024 Yılı Edebiyat Soruşturmamızda, edebiyatın yükünü sırtlanmış birbirinden değerli isimleri ağırlıyoruz. Konuklarımıza az sayıda ve net sorular yöneltmeye gayret ettik. Edebiyatseverler için faydalı olması temennisiyle...

Soru 1:

2024 Yılında yerli ve yabancı pek çok eser okurlarla buluştu. Yeni çıkan kitapları takip edebildiniz mi? İçlerinden okuduklarınız ve beğendikleriniz var mı? Düşüncelerinizi kısaca paylaşır mısınız?

Cevap 1:

Her geçen yıl telif ve çeviri pek çok yeni kitabın kitabevi raflarında yer alması hem mutluluk hem de heyecan verici. İçlerinden ilgi alanlarıma göre alıp okuduğum, üzerine yazılar yazdığım, dost ve arkadaşlarıma önerdiğim kitaplar oldu elbette. 2024 yılı içerisinde okuduğum kitaplar arasında bende iz bırakan birkaç kitabı burada anmak isterim. Ünlü Rus edebiyat eleştirmeni Alexandr Herzen’in Geçmişim ve Düşüncelerim adlı anıtsal otobiyografisinin 1. cildini Rusça aslından Türkçeye çevirisiyle (Çev. Nuri Yıldırım) okumak oldukça heyecan vericiydi. Bugüne dek bütün romanlarını okuduğum Gabriel Garcia Márquez’in ölümünden on yıl sonra yayımlanan anlatısı Ağustosta Görüşürüz’ü (Çev. Emrah İmre) okumak yazarla özlem gidermek gibiydi. Aynı şekilde, Jack London’ın trenler arasında oradan oraya binlerce kilometrelik kaçma kovalamacalardan oluşan Yol adlı anı/öykülerini Levent Cinemre’nin açıklayıcı notlarla zenginleştirdiği çevirisinden okumak doğrusu mutluluk vericiydi. Bununla birlikte Murathan Mungan’ın 995 km, Oya Baydar’ın Hatırlamanın ve Unutuşun Kitabı ve Fatih Atila’nın Beethoven Club adlı romanlarını okumak güzeldi. Bu yıl içerisinde pek çok öykü kitabı okudum. Bunlar arasında Ayla Burçin Kahraman’ın Onuncu Ay, Vildan Külahlı Tanış’ın Çizgide Bir Kukla ve Hatice Günday Şahman’ın Yarım Kalmasın adlı öykü kitaplarını anmak isterim. Edebiyat eleştirisi alanında da Şirvan Erciyes’in yılların birikimiyle yazdığı Yazınsal Tutkunun izinde adı altında bir araya getirilmiş edebiyat yazıları, okumaktan mutluluk duyduğum, oldukça yararlandığım bir kitaptı.

Yayıncılık alanında editörlük çalışmalarına giderek daha fazla önem veriliyor olması oldukça sevindirici. Böylelikle okurlar kitabevi raflarında hem oldukça titiz yayıncılık ürünü kitaplarla karşılaşmış oluyor hem de bir ölçüde özensiz yayıncılığın önüne geçilmiş oluyor. Ayrıca, dünyanın farklı dillerinde yayımlanan kitapların bugün artık aslından yapılan çevirilerle aynı anda Türkçede de yayımlanıyor oluşu çeviri alanında ulaştığımız düzey adına gurur verici bir gelişme. 

Soru 2:

2024 Yılını okuma ve yazma anlamında nasıl geçirdiniz? Kendinize ve projelerinize vakit ayırabildiniz mi? Bize 2024 yılı panoramanızı çizer misiniz?

Cevap 2:

Okumayı, yazmayı,kitabevi raflarında vakit geçirmeyi seven biriyseniz ve taşrada sakin bir kentte yaşıyorsanız kendinize de projelerinize de ayıracak epeyce bir zamanınız var demektir. Kayseri’de, sakin bir hayat süren birisi olarak 2024 yılını hem okur hem de yazar olarak kendimle barışık geçirdim. Gerek kitabevlerinden satın alarak gerekse kentteki kütüphanelerden ödünç alarak okuduğum kitapların sayısı bir hayli fazlaydı. Okuduğum her kitap beni geliştirdi, önüme yeni ufuklar açtı. Yazar olarak da bu yıl benim için verimli bir yıldı. Bu yıl biri mesleki diğer ikisi güncel/edebi üç e-kitap yayımladım. Bunlar; Şu Anadolu Dedikleri (gezi kitabı), “Türkiye Yüzyılı”ndan “Yüzyılın Felaketi”ne Kahramanmaraş ve Hatay Depremi Üzerine Düşünceler – Deprem Dersleri (inceleme-araştırma) ve Laboratuvar Akreditasyonu (mesleki kitap). Bir de 2024 yılı başından beri Karnaval Dergi’ye (dijital ortamda yayın yapan bir kültür-sanat-edebiyat dergisi) “edebiyatın izinde” adıyla edebiyat eleştirisi yazıları yazıyorum. Güncel olaylarla ilgili düşüncelerimi dile getirdiğim gazete yazıları da oluyor ara sıra. Özetle, 2024 yılı gerek okuma gerekse yazma bakımından benim için oldukça verimli bir yıl oldu.

Soru 3:

Türk Edebiyatı mı, Türkçe Edebiyat mı? Türkiyeli Edebiyatı mı?.. 2024’te de ısıtılıp önümüze konulan bu kavram kargaşası hakkındaki düşüncelerinizi paylaşır mısınız? Nedir doğrusu?

Cevap 3:

Zaman zaman gündeme gelen bir tartışma bu. Geçmiş dönemlerde bu tartışmalardan yeterince verimli sonuçlar alınmamış olacak ki bu tartışma aynı içerikle yeniden gündeme getirildi. Demek ki verimli bir tartışma alanı değil. Yine de konuya farklı bakış açıları getirilebilir. Biliyorsunuz yakın geçmişte Orta Asya’daki Türk devletleri (eskiden “Türkî cumhuriyetler” denilirdi) Latin harflerini esas alan 34 harfli ortak bir albafe konusunda bir anlaşmaya vardılar. Bu konuda uzlaşmaya varan devletler, aralarında farklılıklar olmakla birlikte (örneğin biz Türkiye Türkçesi konuşuyoruz) hepsi de Türkçe konuşuyor. Buradan hareketle bu ülkelerin edebiyatını topluca ifade edecek olsak buna “Türkçe edebiyat” diyebiliriz. Burada meram anlaşılabilir: Farklı şekilde Türkçe konuşan ülkelerin ortak edebiyatı. Bu ülkelerin hepsinde aynı Türkçe, aynı duygudaşlıkla, aynı özelliklerle konuşuluyor olsa o zaman “Türkçe edebiyat” demeye de gerek kalmaz, doğrudan, hepsini içerecek şekilde “Türk edebiyatı” denilebilir.

Ülkemiz içerisinde dile getirilen  “Türkçe edebiyat mı Türk edebiyatı mı” tartışmasına dayalı “ayrım”, daha çok anadili Türkçe olmayıp da Türkçe yazan, ya da kendisini Türk edebiyatı kategorisi içerisinde görmek istemeyen edebiyatçıların yapıtlarını adlandırmak için kullanılıyor. Benzer durum başka dillerin edebiyatı için de geçerli. Örneğin Türk kimliğine ait olduğunu düşünen, anadili Türkçe olan bir edebiyatçının Japonya’da Japon dilinde edebi eserler vermiş olduğunu düşünelim. Her halde bu kişinin eserlerini -kendisi bu yönde bir tercihte bulunmadıkça- Japon edebiyatına mal edemeyiz. Türk edebiyatına da mal edemeyiz. Bu konuda tek gerçek olan şey söz konusu edebiyatçının eserlerini Japon diliyle yazdığıdır. Ama bu edebiyatçı, kimliğiyle, eserleriyle, Türk edebiyatındaki yeriyle Türk edebiyatına mal olmuşsa, Türk edebiyatının bir yazarı olarak biliniyorsa o zaman Japonca olarak yazdığı edebi kitaplar Türkçeye çevrildiğinde bu eserler hiç kuşkusuz Türk edebiyatı içerisinde değerlendirilecektir. Tıpkı Halide Edip Adıvar’ın kimi kitaplarını (Türkün Ateşle İmtihanı, Ateşten Gömlek vb.) İngiltere’de önce İngilizce yazıp sonra Türkçeye çevirmesi gibi. Bugün Halide Edip Adıvar’ı İngiliz edebiyatı içerisinde görmek her halde kimsenin aklından geçmez. Bir ülke içerisinde o ülkenin dilinin atmosferinde ürünler veren ve yazdığı dile -anadili o dil olsun ya da olmasın- aidiyet duygusuyla bağlı olan yazarların eserlerini o dilin edebiyatıyla (Türk edebiyatı, Alman edebiyatı, Arap edebiyatı, Rus edebiyatı vb.) anmak bana göre doğru olacaktır.

Bu konuda son bir söz olarak bu yıl aramızdan ayrılan Mario Levi’yi anmak isterim. Eserlerini Fransızca olarak da yazabilecekken o Türkçe yazmayı seçti. 2020’de Anadolu Ajansı’na verdiği bir röportajda Türkçeyle ilgili olarak şunları söylüyordu: “… Çocukken sokakta hangi dilde top oynamışsan, gençken hangi dilde ilk aşkını yaşamışsan, çok kızdığında hangi dilde sövmek geliyorsa içinden, o dil senin dilindir ve o dil Türkçeydi. O sebepledir ki, kendime hep şunu söylüyorum, benim en derin vatanım Türkçedir.” (Röportajı yapan Fatih Türkyılmaz, Anadolu Ajansı, 3 Nisan 2020)

İbrahim Berksoy

Soru 4:

Son on yılda yayımlanan verilere baktığımızda, kitap okumak, ihtiyaçlar hiyerarşimizin 235. sırasında kendine yer bulabilmiş. Ülkemizde kitap okumaya ayrılan vaktin günlük ortalama 5 dakika ile sınırlı olduğunu da düşünürsek, çıkan sonuca hiç de şaşırmamalı.

Gelelim sorularımıza…

Kitaba ve okumaya olan talebin bu denli kısır, entelektüel beğenilerin de bu denli diplerde olduğu bir ülkede “yazma” motivasyonunuzu nasıl koruyorsunuz?

Yayımlanmayacağını, kimsenin okumayacağını bilseniz de yine de yazar mıydınız?

Cevap 4:

Okuma ile yazmayı ben birlikte değerlendiriyorum. Şiir Okuma Anları adlı kitabımda bu konuda şöyle söylemiştim: Yazmak bir çığlık, okumaksa o çığlığa ses vermektir. Okurlar ve yazarlar, bana göre, birbirleri için vardırlar ve sürekli olarak birbirlerini beslerler.  Okurlar ve yazarlar için bu ilişki bir tür varoluşsal zorunluluk sayılır.

Okumaktan aldığım keyfi doğrusu başka hiçbir şeyden alamıyorum. Okumak bende yazmaktan önce gelir. Herkesin kendine yakın bulduğu, önünde durup baktığı bir vitrin vardır. Ben kitapçı vitrinlerine bakarım. Kitapçı vitrinlerine, bir bayanın butik vitrinine baktığı gibi bakarım…

Yazmak benim için en genel anlamda yaşamdan edindiğim duyarlıkları yansıtmak ve başkalarıyla paylaşmaktır. Bir anlamda, yazarken, Ataol Behramoğlu’nun “yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şeyler var” dizesini okuyarak, öğrencisi olduğum ve hep öyle kalacağım hayattan öğrendiklerimi, tıpkı bir “ayna” gibi, bakmak isteyenlere göstermek istiyorum. Bir ayna olarak yazdıklarımı birisinin bir gün eline alıp yüzüne tutması ve bir an için bile olsa kendisine bu aynadan bakması en büyük dileğim.

Bunları söylerken elbette insanların gittikçe okumaktan uzaklaşmalarına, okumayı bir alışkanlık haline getirememiş olmalarına, sosyal medyadaki hazır bilgiye araştırmadan soruşturmadan fazla bel bağlamalarına üzülüyorum. Ama insan başlangıçta sözle, zamanla işaretlerle, çeşitli sembollerle, en sonunda da yazılı tarihi de beraberinde getirecek olan yazıyla kendisini var etti. Yazılı olan kalıcıdır. Çağın gereklerine göre biçim değiştirebilir, içerik değiştirebilir ama insanın anlatma isteği ve arzusu hep sürecektir… Hep sürsün isterim… Gabriel Garcia Márquez anılarına Anlatmak İçin Yaşamak adını vermişti.  Bütün yazarlar -sözle ya da yazıyla- anlatmak için yaşar… Bugün kimse açıp okumasa bile gelecekte bir gün en azından biri yazdıklarımı okuyabilir ümidiyle yazıyorum. Tıpkı yıllar sonra bir rastlantı sonucu elimize geçen eski bir mektubu sonsuz bir merakla bir solukta okuduğumuz gibi…

Soru 5:

Daha nitelikli bir edebiyat ortamının oluşması adına yeni yılda (yayınevi-yazar-okur üçgeninde) neler yapılmalı? Ve 2025 Yılından beklentileriniz nelerdir?

Cevap 5:

Yayınevi-yazar-okur arasındaki ilişki çoğunlukla tek yönlü bir ilişki. Yayıncılık sürecinde okur giderek edilgenleşiyor. Kitap fuarları, imza günleri, söyleşiler ne yazık ki yazarla okuru buluşturmada yetersiz kalıyor. Ayrıca ticari bir arenada yürütülen bu etkinlikler çoğu zaman asıl amacına da hizmet etmiyor. Yazarla yayınevleri arasındaki ilişki ise oldukça sorunlu, dürüst değil. Giderek yaygınlaşan bu özensiz ilişki tarzı yazarların yaratma cesaretine ve yazma uğraşına ket vuruyor. Yazarla yayınevleri arasındaki ilişki ve iletişim daha özenli olmalı, profesyonelce yürütülmeli, bu süreçte yazarların yazma arzusu, isteği kötüye kullanılmamalı.

Yazarlarla okurlar arasında kurulan ilişkide son yıllarda güzel şeyler de oluyor. Yalnızca büyük kentlerde değil, Anadolu’nun pek çok kentinde, hatta ilçesindeki okuma grupları, edebiyat kulüpleri, ticari kaygılardan uzak özveriyle yürütülen kimi yazma atölyeleri hem okurlar arasında hem de okurlarla yazarlar arasında oldukça sıcak, samimi, daha da önemlisi sahici bir bağ kuruyor. 20 yıldır içinde olmaktan onur duyduğum ODTÜ Mezunları Derneği’nin Edebiyat Kulübü bunun en iyi örneklerindendir. 20 yıl içerisinde derinlemesine incelenen 100’ü aşkın edebi yapıt (yan okumalarla birlikte 500’ün üzerinde yapıt) hem okurlar arasında hem de okurlarla yazarlar arasında güçlü ve duygusal bir bağın kurulmasına zemin hazırladı. Bu gibi örneklerin çoğalarak birer çoban ateşi gibi diğer üniversitelerde, Anadolu’nun hemen her yanında ışık saçıyor olması oldukça sevindirici.

Soruşturma Ana Ekranına Dönmek İçin Lütfen Tıklayınız…

08.12.2024 © Novelius Edebiyat

Bir Cevap Yazın