11.08.2024 © Novelius Edebiyat
Yazar: Okan Öcal
Duygusal Otopsi
Büyük günahların kokusunu ancak kaliteli parfümler gizler. Yoksulluk zarafeti öldürür. Huzursuzluk huzurdan daha bulaşıcıdır. Aman Allah’ım kafam çok karışık. Nazi berbere ustura ile sakal tıraşı olan bir Yahudi çaresizliği içindeyim. Evimde beni her an öldürebilecek eli bıçaklı bir hırsız var. Oysa ben kanserim. Doktorlar en fazla iki aylık bir ömrümün kaldığını söylediler. Hırsızın bundan haberi yok tabii. Beni ne zaman öleceğini bilmeyen umut dolu insanları korkuttuğu gibi korkutacağını sanıyor zavallı. Korkutamaz ki! Beynimde konuşan başka bir kadın var. O kadar hızlı konuşuyor ki kelimeler ağzından daha önce çıkabilmek için birbirleriyle kavga ediyor sanılır…
“Sude Hanım! Sude Hanım! Uyanın lütfen!”
“Ah pardon! Ben… Siz kanepeye uzanın deyince… Gözlerinizi kapatın ve sadece düşünün deyince…”
“Mühim değil. Görmek istediğim şey tam da buydu aslında. Bilinçaltınızın ne kadar dolu olduğunu, sizi buradan nasıl da kolayca alıp götürdüğünü görmüş oldum.”
“Öyle mi? Genel olarak bilinçaltımla iyi geçiniriz aslında. Bana sormadan beni bir yerlere götürmezdi. Hakkı var birbirimizi iyi idare ederiz yıllardır.”
“Anlıyorum. Peki gelelim burada olma sebebinize. Erkek arkadaşınızı çok sevmenize, onunla vakit geçirmekten keyif almanıza rağmen neden ondan uzak durma ihtiyacı hissediyorsunuz?”
“Barış’ı çok seviyorum. Kendisi çok müstesna bir insan. İşinde de iyi bir doktor. Birçok hayat kurtarmış. Hastalarının hayatlarına dokunmuş. Onunla birlikteyken zaman gerçekten de sessiz bir testere gibi. Hiç hissettirmeden akıp gidiyor ancak içimde bir korku var. Hem onunla olmak istiyorum hem ondan ayrılmak istiyorum.”
“Peki Barış Bey son zamanlarda size karşı nasıl davranıyor?”
“Buzullara düşen kitap dolu bir uçakta canlı kalan tek insanı düşünün. Isınmak için bir kitap hariç tüm kitapları yakıyor. O kitabı yakmaya kıyamıyor, her gün okuyor. Kitap bitince onu yakmak yerine tekrar okumaya başlıyor. Kitabın adı “Güneşli Günler”. İşte Barış için ben o kitabım.”
“Anladım. Yani size çok değer veriyor. Peki bu durum hoşunuza gidiyor mu?”
“Hem evet hem hayır.”
“Neden evet, neden hayır?”
“Evet çünkü her insan gibi sevilmek, ilgi görmek güzel. Hayır çünkü bir sevgili bu kadar iyi, bir hayat bu kadar yaşamaya değer ve de bir ilişki bu kadar pürüzsüz olamaz. Televizyonda gündüz kuşağında faili meçhul cinayetlerin katillerinin yakın akrabalar çıktığı, DNA testi sonucu aranan babanın yaşlı üst komşu olduğu, genç kızların sırf iki güzel cümle işittiği için evli ve yaşlı adamlara kaçtığı programlar izleyince sanırım ben bu dünyaya ait değilim diyorum. İnsanların yaşadıkları hayatlar filmleri gibi. Hollywood filmleri hem de. Benim hayatım ise sonu belli olan beşinci sınıf bir Bollywood aşk filmi gibi.”
“Sude Hanım, iyi ve kötü şeyler sürekli olarak uğrar hayatlarımıza. Bir nevi bizi ziyaret ederler. Hayatınızın bu kısmında size iyi şeyler uğruyor olamaz mı? Hem o bahsettiğiniz programlardaki insanlar psikolojik açıdan sağlıksız insanlar. Normal insanlar normal hayatlar yaşarlar. Ne zaman ki psikolojileri bozulur anormal davranışlar sergilerler. Belki de sizin hayatınız olması gerektiği gibidir. İyi şeylerin sıkça uğradığı bir hayata sahip biri olamaz mısınız?”
“Olabilirim. Sorun da burada zaten. Hayatıma uğrayan iyi şeylerin kullanım süresi dolmak üzere gibi hissediyorum. Her an mutsuzlukla göz göze, huzursuzlukla burun buruna gelecekmişiz gibi hissediyorum. Bu da bana Kurban Bayramı’nda kesilmekten kaçarken araba çarpması sonucu trafik kazası kurbanı olan bir kurbanlık hayvan gibi hissettiriyor.”

“Sude Hanım, açıkçası sizi anlamakta güçlük çekiyorum. Her an bitebilir korkusuyla mutlu olmaktan rahatsız olmak çok rastlanılan bir durum değil. Bir psikolog olarak ilk kez böyle bir durumla karşılaşıyorum. Sizinle bu on yedinci seansımız ve henüz bir ilerleme kaydedemedik.”
“Ne oldu Janset Hanım? Siz biraz sinirlendiniz mi? Psikologlar danışanlarına karşı yargılayıcı bir tavır içinde olmaz diye biliyordum?”
“Kusura bakmayın Sude Hanım. Haklısınız. Biraz sınırımı aştım sanırım. Profesyonelce davranmam gerekirdi. İsterseniz terapi sürecimizi burada bitirebiliriz.”
“Tamam bitirelim. İstediğim şey de buydu zaten.”
“E madem bitirmek istiyordunuz neden on yedi seanstır geliyorsunuz Sude Hanım?”
“Beni anlamanız için içinizdeki gerçek duyguları görmem gerekiyordu. Bunun için de bu zamana kadar beklemem gerekti. Sonunda bir psikolog olarak değil bir kadın olarak bir arkadaş olarak karşımdasınız. Benimle ilgili her şeyi biliyorsunuz ne de olsa. Arkadaş sayılırız diye düşünüyorum. Ben sizi yeterince tanımıyorum ancak siz de kendinizi anlatırsanız zamanla sizi tanıyabilirim. Toplumun genelinin verdiği tepkileri çok önemsemem. Hem toplum dediğiniz ne ki? Okuma yazma bilmeyen insanların oy kullanıp profesörlerin hayatına etki ettiği bir toplumun canı cehenneme! Affedersiniz.”
“Peki dediğiniz gibi olsun ancak seanslarımıza devam etmeyeceksek ne zaman nerede görüşeceğiz? Çok fazla vaktim yok açıkçası.”
“Burada bu şekilde devam edeceğiz. Her seansın ödemesini yapmaya devam edeceğim. Seanslarımız artık bir psikologla bir danışanın görüşmesi değil de iki arkadaşın görüşmesi şeklinde olacak.”
“Sude Hanım bunu kabul edebilir miyim emin değilim. Mesleğim açısından etik değil.”
“Janset Hanım lütfen beni kırmayın. Şöyle düşünün. İki arkadaş olarak yüz yüze konuşmamız gerekenler var ve sizin zamanınız olmadığı için buluşup konuşamıyoruz. Benim seanslarımın olduğu zamanlar sanki sizin boş zamanınızmış da ben de sizin yanınıza gelip sohbet ediyormuşuz gibi düşünün. Artık danışanınız değilim. Mesleğiniz açısından etik olmayan bir durum olması için tüm bunları bir danışanınızla yapmanız gerekir. Değil mi?”
“Evet haklısınız.”
“Peki diyelim ki şu an bir danışanla randevunuz yok ve bir arkadaşınız sizi ofisinizde görmeye geldi. Ona bir kahve ikram edip sohbet etmez misiniz?”
“Ederim tabii.”
“E o zaman bir problem yok.”
“Tamam ama seanslarımız pardon görüşmelerimiz için ücret kabul edemem.”
“Tam bir profesyonel olduğunuz için bunu söyleyeceğinizi biliyordum. Şimdi daha da güzel oldu. Ücret alsaydınız bana kızamaz, akıl veremez ve beni yargılayamazdınız.”
“Teşekkür ederim çok incesiniz. Peki şimdi nasıl yapıyoruz?”
“Öncelikle profesyonellik ve psikologluk gömleklerini çıkarman gerekiyor. Sonra da şu sizli bizli konuşmalardan kurtulmamız gerekiyor Janset.”
“Peki Sude.”
“Harika! Şimdi oldu işte”
“Eee anlat bakalım? Derdin ne senin?”
“Vayyy sert giriş oldu. En sevdiğim.”
“Pardon! Seni kırmak istemedim Sude.”
“Mühim değil. Kırmadın aksine samimiyetimizi perçinledin Janset. Derdime gelecek olursak da derdimi bilsem söyleyeceğim o yüzden derdimi bilemiyorum.”
“O zaman hissettiklerini söyle ben de derdini tespit etmeye bakarım.”
“Olur. Hissettiklerim az önce de dediğim gibi Janset. Güzel bir arabaya sahibim. Yolda ilerliyorum ancak her an araba bozulacak da yolda kalacakmışım gibi hissediyorum.”
“Bence sana rahat batıyor. Herkesin özendiği fil dişi kulen tozlu diye üzülüyorsun. Olacak şey mi bu?”
“Neden olmasın? İnsan sahibi olmadığı şeyler hakkında sürekli atıp tutar da ancak onlara sahip olduğunda gerçek duygu ve eylemleri ortaya çıkmaz mı?”
“Biraz açar mısın?”
“Hani hep denir ya, şu kadar param olsa şöyle yaparım böyle yaparım. Milli piyangoda büyük ikramiye bana çıksa şu kadar şunu alırım.”
“Eeee?”
“İşte piyango kendisine vuran insanlar da piyango vurmadan önce aşağı yukarı öyle konuşur. Ta ki piyango vurup da paraya sahip olana kadar. Sonrası malum hikaye bilirsin. İntihar ya da delilikle biten hayatlar.”
“Biz ona deli demeyelim psikolojik olarak eksik insan diyelim.”
“Siz psikologların gerçekleri başka kelimelere evrimleştirip sonra da bilim sosuna batırıp sunmanıza bayılıyorum.”
“Ama öyle. Eğer deliye biz de deliye deli dersek sokaktaki vatandaştan ne farkımız olur ki?”
“Haklısın. Sokaktaki vatandaş ofis açıp dert dinleyip para kazanamıyor. Aksine birbirini doldurup derdine dert ekliyor. Ve bunu yaparken de muhtemelen bir şeyler içip biteviye para harcıyor.”
“Her neyse konumuza dönelim Sude. Sana rahat batması üzerine konuşuyorduk.”
“Öyle mi? Teşhisi koydun yani? Bana rahat batması değil psikolojik yoksunluğumu konuşmuyor muyduk psikolog hanım?”
“İstersen burada bırakabiliriz.”
“Kızma canım şaka yapıyorum. Evet bana rahat batıyor belki de. Bilemiyorum. Piyango bana vurdu belki de ama ben farkında değilim.”
“Ya da o vuruşun şoku içindesin?”
“Aksine o vuruşun bilinci içindeyim. Derdim de o zaten.”
“Ya Sude ne diyorsun sen? Harika bir hayatın ve sevgilin var diye mi mutsuzsun? Açık konuş artık.”
“Evet.”
“Neden peki?”
“Çünkü beni mutlulukla sarhoş edip gidecekler. Uyandığımda mutsuzluğumla göz göze geleceğiz. Mutsuzluğum bana “Haydi toparlan, gidiyoruz.” diyecek. Sonra saatlerce video izlediğim uykusuz geceler başlayacak. İş yerindeki gereksiz insanların gereksiz sohbetlerine maruz kalıp onlar gibi davranmak zorunda kalacağım. Üçü bir arada kahve ve sigara içerken ikisinin de ne kadar zararlı olduğunu düşüne düşüne bitireceğim her ikisini de. Hayatımdaki mutsuzluğun tüm sorumlusu zavallı izmaritmiş gibi boğup atacağım onu. Evliliğe inanmayacağım ama yalnız ölmekten korkacağım. ”
“Peki, anlıyorum seni.”
“Gerçekten mi?”
“Evet anlıyorum ama sana yardımcı olamam çünkü hayat mutluluk ve mutsuzluk odalarıyla dolu bir malikâne ve biz bu malikânede ölene kadar çıkış kapısının anahtarını arayacağız. E ister istemez bazen mutluluk bazen de mutsuzluk odalarına girip çıkacağız. Hangi odaya girsek üzerimize o odanın içindeki duygu sinecek. Bize düşen onların geçici olduğunu bilmek. Sen bunun farkındasın aslında ancak sen olaya diğer tarafta yani mutluluk odasında olduğun için oradan bakıyorsun.”
“Diyorsun ki şimdi içinde bulunduğun odadan bittabi çıkacaksın ve mutsuzluk odasına gireceksin ancak korkma sonra tekrar mutluluk odasına gireceksin.”
“Aynen öyle Sude.”
“Böyle düşününce bir rahatlama geldi bak.”
“Ne yaparsın işte gerçekleri başka kelimelere evrimleştirip bilim sosuna batırıp sundum.”
“Janset!! Çok fenasın. Burada psikolojik yoksunluk çeken bir arkadaşın oturuyor. Dikkat edersen deli demedim.”
“Arkadaşız sanıyordum. Psikolog gömleğimi çıkarmamı söylemiştin. E arkadaşın olarak bir şaka da ben yapamaz mıyım canım?”
“Şaka şaka. Takılıyorum. Yapabilirsin tabii. Dediklerin beni rahatlatmakla kalmadı artık hayata farklı bir açıdan bakmama sebep olacaklar sanırım.”
“Çok sevindim. İçinde bulunduğun mutluluk odasının tadını çıkar.”
“Çıkaracağım. Sen hangi odadasın peki? Madem arkadaşız sorabilirim bence.”
“Ben o malikânedeki odalara girmeden sadece koridorlarda dolaşıyorum.”
“Çok ilginç. Biraz daha açar mısın?”
“Özetle bir erkek arkadaşım vardı. Üniversitede tanışmıştık. Uzun bir birlikteliğimiz oldu. Uzun hikaye be boş ver.”
“Anlat anlat dinlerim ben.”
“Özetle beni aldattı ve ben de insanlara ve ilişkilere olan güvenimi kaybettim. Bir daha birini sevebilir miyim birine güvenebilir miyim emin değilim.”
“O zaman koridorlar değil de malikânedeki mutsuzluk odalarında takılıyorsun diyebilir miyiz?”
“Yok yok. Mutlu değilim ama inan mutsuz da değilim. Buraya gelen danışanlarımın hayatlarını dinledikçe bu durumum daha da sağlamlaşıyor. İnsanlar, ilişkiler, hayat tüm bunlar çok karmaşık ve yorucu. Koridorlar iyi yani bakma sen.”
“Anladım. Peki şu erkek arkadaşın. Kimdir nedir? Neden aldattı sence seni?”
“Barış mı? Bilemiyorum kendisine sormak lazım. Şimdi seninle birlikte aynı mutluluk odasında. Sen sorabilirsin.”

“Nasıl yani?”
“Evet tam da düşündüğün gibi. Sen anlatır anlatmaz olayı anladım ancak hayat bu yapacak bir şey yok.”
“Ama peki neden? Yani neden beni dinlemeye devam ettin? Şeyy ben çok üzgünüm. Özür dilerim.”
“Dedim ya Sudeciğim. Ben koridorda mutluyum. Mutluluk ve mutsuzluk odalarını gezmeyi tercih edenlere kızamam onları eleştiremem. Barış odaları gezmeyi tercih ediyor ve görünen o ki seninle mutluluğu bulmuş. Ne mutlu size.”
“Janset tekrar özür dilerim. Bilmiyordum.”
“Dert değil Sude. Özür dilemeyi bırak. Hem çok öncedendi. Senden de önce. Dedim ya üniversite yılları. Köprülerin altından çok sular aktı. Hatta tsunamiler oldu o köprüler yıkıldı. Sadece akan sular değil köprüler bile değişti. Ben böyle mutluyum ve Barış da benim şahsi malım değil. Hem bak sen mutluluk odasında mutsuzdun o durumu çözdük di mi? Sen ona bak. Bunları düşünme.”
“Çözmüştük. Bu tuhaf tesadüf beni üzdü. Şu an o odadan çıktım. Mutsuzluk odasındayım. Üstelik yalnızım. Birlikteyken mutsuz olan insanlardan da kötü durumdayım.”
“O zaman şimdi ne yapıyoruz?”
“Ne yapıyoruz?”
“Mutsuzluk odasından mutluluk odasına bakıyoruz. İçinde bulunduğun odanın geçici olduğunu, orada şu an dinlendiğini, mutluluk odası için enerji topladığını düşünüyoruz.”
“Janset sana bir şey söyleyeyim mi?”
“Tabii.”
“Şimdi ben mutluluk odasına yine gitsem onun da geçici olduğu gerçeğiyle yine yüzleşeceğim. Tamam mutsuzluk da geçici diyeceksin ki dedin.”
“Eeeee Sude? Nereye varmak istiyorsun? Lütfen benim yüzümden Barış’la olan ilişkinizi….”
“Yok yok. Bu oda oda gezme işi hem yorucu hem aldatıcı. Ben yeterince oda gezdim. Koridorda bana da yer var mı?”
“Olmaz mı? Var tabii. Yalnız söylemeyi unuttuğum bir şey var.”
“Neymiş?”
“Mutluluk ve mutsuzluk odalarına giden yol koridorlardan geçer.”
“Yani?”
“Onlardan kurtulamazsın.”
“Ama sen?”
“Sıramı bekliyorum.”
“Haydaaa! E en başa döndük o zaman!”
“Malikânedeki hayat böyle işte, yapacak bir şey yok. Hani dedim ya malikânede bir anahtar ararız. O anahtarı bulana kadar ömür biter. Tam buldum diye sevinirken malikâne başımıza yıkılır.”
“Ölürüz yani.”
“Aynen öyle.”
“Tuhaf olacak ama o zaman o anahtara ölümün anahtarı diyebilir miyiz?”
“Diyebiliriz.”
“Peki sence ölüm nasıl bir şey?”
“Çok aldatıcı bir şey.”
“Yani?”
“Yani ölüm ölen için değil kalan için bence. Ölen öldüğüyle kalıyor kalan kaldığıyla. Ceketini alıp odadan çıkıyorsun. Kalanlar düşünüp duruyor nereye gittiğini.”
“Belki ölenler de kalanları bırakıp gittikleri için üzülüyordur öyle deme.”
“Belki de.”
“Peki ölünce ne olacak sence?”
“Bilemiyorum Sude. Ölmeden de bilemeyeceğim. Belki doğmadan önceki gibi hiç olacağız. Belki toprakta bir karbon olarak hayatımıza devam edeceğiz. Bir solucanın bağırsaklarında dolaşacağız. Ya da bir bitkide can bulacağız. Belki rutubetli bir evin temelinde kalacağız. Belki de tüm dinler tarafından anlatıldığı gibi olacak. Şu an ki gibi duyguların değil de yaşanılan hayatın otopsisi yapılacak ve sonunda cennet ya da cehenneme gidilecek. Peki sence ne olacak?”
“Bence bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Çok yorgun geçen bir günün sonunda sonsuza değin deliksiz uyuyacağız.”
“Deliksiz diyorsun ha?”
“Evet hem de en deliksizinden.”
“Hadi bakalım. Ölelim görelim.”
“Pardon?”
“İntihar etmeyeceğiz korkma Sudeciğim. Süremiz doldu. Hadi bakalım hayırlısı anlamında yani.”
“Hay ahmak kafam! Hemen kalkıyorum. Kusura bakma. Daldım gittim.”
“Hadi hadi! Vaktim yok. Başka görüşmelerimizde dalarsın.”
“Peki peki. Hadi görüşürüz.”
“Aaa Sude! Az kalsın ödevini unutuyordum.”
“Ödev mi?”
“Evet. Madem kurallar değişti ben de yeni bir kural getirdim. Her görüşme sonunda sana bir ödev vereceğim. Ödevin detaylı bir şekilde yazarak cevaplaman gereken bir soru olacak. Yazılı cevabını bir dahaki görüşmeye getireceksin.”
“Peki dinliyorum.”
“Ödev 1: Sence öleceğini bile bile yaşayan özgür bir insan mı, öleceğini bilmeden hayvanat bahçesinde kafeste yaşayan bir iguana mı daha mutludur?”
“Bunun için diğer görüşmeye kadar beklemeye gerek yok. Cevabımı hemen verebilirim. Ama sözlü olarak.”
“Offf! Peki! Çabuk ol ama!”
“İkisi de mutsuzdur. Çünkü bilseler de bilmeseler de yaşam ölümün nefret ettiği üvey kardeşidir. Ve her kardeş biraz sıkıcıdır.”
Kadınları nasıl uzaklaştıracağını deneyimlemişti. Eli ayağı tutmaya başlayınca, bir iki ters laf salladı ortaya. Ertesi gün valiz kapının önündeydi. “Allah ıslah etsin oğlum, işin zor senin” diyerek çarptı kadın kapıyı. Kapının iç yanında kalmak her zaman güvenliydi. Sığınağına çekilip güzel bir uyku çekmeye niyet etti, çekti de. Sabah çekiç darbeleri, matkap sesleri bulut kadar hafif uykusunu bölmeseydi.
Sesler aynı tonda gün boyu devam etti. Akşamına hafifleyerek, yerini geçmeyen kulak çınlamalarına ve keskin bir baş ağrısına bıraktı. Beşinci gün masasına oturmuş, çalışıyordu. Telefonda konuştuğu müşterinin sesini bastıran matkaba daha fazla dayanamadı. Hızla merdivenlere yöneldi. Çıkmıyor, havalanıyordu adeta. Çizgili pijamasının üstünde kesik kollu beyaz tişörtüyle açık kapıdan daldı daireye. Matkaplı adam duvarda açtığı muntazam deliklere bir yenisini eklemek için metal çubuğu dayadığında, adamın elinden matkabı çrkti aldı Poyraz.
“Poyraz Bey, ne yapıyorsunuz?” Ev sahibinin çınlayan sesi, boş duvarlara çarparak tekrar ederken, çoktan matkabı camdan aşağı fırlatmıştı Poyraz. Asfaltın üstünde sağa sola dağılan parçalar, yoldan geçen arabalarca yeniden parçalanırken çıkan çatırtılar caddeye yeni bir ses cümbüşü getiriyordu
S O N
Kare Görsel, Claude Monet, The Houses of Parliament at Sunset, 100
Yazar Hakkında:
Okan Öcal, 1990 yılında Afyonkarahisar’ın Dinar ilçesinde doğdu. Yazı hayatına lise yıllarında yazdığı kısa film senaryosuyla başladı. Öğretmenlik yıllarında şiir ve hikâyeleri çeşitli dergilerde yayınlandı. İlk kitabı Fındıkçı Şahap 2022 yılında çıktı.
11.08.2024 © Novelius Edebiyat

