13.02.2025 © Novelius Edebiyat
Yazar: Ümit Ahmet Duman
Ah Sağ Ayağım! | Ümit Ahmet Duman
Her şey geçen yıl sağ ayağımda dayanılmaz bir ağrı ile uyanmamla başladı. Üzerine basamıyor, yürüyemiyordum. Ağrı kesiciler, eşimin şefkatli masajları fayda etmeyince, soluğu bir ortopedi doktorunun muayenesinde almaktan başka çaremiz kalmadı. Doktor muayene sonucu siyatik olabileceği şüphesiyle bel ve bacak emarları istedi. Hep ablamdan duyardım, “ İçine girmemle çıkmam bir oldu, nefes alamadım, neredeyse öleyazdım.” dediği makineyle tanışma yaşım gelmişti demek. Biraz ürkerek, ne olacağını, beni nelerin beklediğini kestirecek emar randevusu alındı. Makineye girerken elime tutuşturulan acil durum butonunu tutmaya başladığımda rahmetli ablama dualar gönderdim. Gerçekten kapkaranlık bir kuyu, adeta bir tabut ve içinden çıkma vizeniz sadece şu elinizdeki minik alet. Gözlerimi kapadım, “Bilmem ne kaçınılmazsa katlan, zevk almaya bak.” tekerlemesini içimden tekrarlayarak, olacakları beklemeye başladım. Meğer ne kadar doğruymuş rahmetlinin söyledikleri, kendinizi kapkara bir tabutta yalnız başınıza ve sırat köprüsü başında sorgulanma sırasında zavallı bir kul gibi hissediyorsunuz. (Şimdi oralarda ne alemdesin acaba sevgili ablacım) Neyse bu aşamayı milyonlarca telkin, ayıptır söylemesi ama minik bir sakinleştirici ile atlattığımı sanıyorum. Beklemeye başlıyorum. Bir kaç saniye saatler gibi geldi. Gerçekten olay başladığında kafamda kulağımın içinde tak taklar dayanılır gibi değildi. Gözlerim kapalı, kendimi eğlendirmek amaçlı sorguya çağırıyorlar, hazır ol deyip gülümsüyorum.
Gürültüye alıştım, ardından sağ ayağınızı kıpırdatmayın ve derin derin nefes almayın komutu geliyor. Mübarek akciğerlerim sanki bu komutu almak için sinmişler de dünyanın tüm oksijenini içlerine çekmeye hazırlanmışlar gibi, göğsüm neredeyse o daracık tabutun üst kapağına vuracak denli inip kalkmaya başladı. Birkaç saniye geçmeden kulağımdaki tak taklar yerini görevlinin uyarı sesine bıraktı, biraz da kızgınca: “Beyefendi, kıpırdamayın ve nefes almayın dedim, maşallah siz… Yaptığınıza bakın, böyle devam ederseniz oradan sittin sene çıkamazsınız,” demez mi. Eyvah, hani bu elimdekine basınca çıkacaktım. Ya ben doğru dürüst nefes almayı beceremezsem, burada ömür boyu mu kalacaktım yani. Aldı mı beni bir korku, yusuf yusuf ne yapacağımı, nasıl hareketsiz duracağımı düşünmeye başladım. Ama bu ele gelir bir şey değil ya, anlı şanlı bir beyin. Bir başladı mı itiraza, söz dinlememelere, direnmeye, ne dersen de fayda vermiyor, bilirsiniz. Korkumdan butona da basamıyorum. Ablamın elini hissediyorum elimde. Sabret, dayan, bir şey düşünme, bunu da anlatacaksın merak etme dediğini, kulağıma fısıldadığını duyunca biraz sakinleştim.
Yarım saatte bitecek işimizin süresi bir saati biraz geçe bitti, ama ben de bitmiştim. Tabuttan adeta sırılsıklam çıktım. Sanki uzun bir maraton koşmuşum da ipi ilk göğüsleyenlerden biri gibi koltuk altlarım adeta su fışkırtıyordu. Bu yetmezmiş gibi adamın buz gibi, neredeyse dövecekmiş gibi bakışına da dayanmak cabası. “Abi sırf sen değilsin, dışarıda kaç kişi var şimdi göreceksin, hepiniz böyle yaparsa ki yapıyorsunuz, bıktım artık sizin gibi yaşınızı başınızı almış ihtiyarlarla uğraşmaktan, ahhh şu beş altı yılım geçse de bir emekli olsam.” diye hafif serzeniş fırçası yedim. Ben de korkumdan, içimden, “Ulan beş altı yıl sonra emekli olduğunda sen de bizim şu andaki yerimizde olmaya aday olacaksın, o zaman da başka biri, senin yerine senin işini yapan, seni fırçalayacak mı hıyar. ” diye iç geçirdim.
Çilem bu kadarla kalsa inanın yazmazdım, sizi rahatsız etmez kendimi de yormazdım. Ama meğer bu daha başlangıçmış, mücadeleye devam etmek gerekiyormuş. Nasıl mı?
Doktor kesin bir şey bulamayınca önce fizik tedavi seansları yazdı. Gidiyorum, iki gün rahatım, üçüncü gün yine başa dönüyorum. Bu ağrılarla ablamın yanına gideceğim kesin belli oldu. Yaşımızda uygun tabii. Doğuyorsun, yaşıyorsun ölüyorsun, hayat dediğin nedir zaten diye kara kara düşünürken, fiziğin fayda vermeyeceğini düşünen doktorumun, sıranın kimya da olduğunu söyleyen nükteli bir nutkundan sonra, artık yavaş yavaş kortizon tedavilerine geçmemizi ve olmazsa olmaz hemen ardından da hiç ama hiç tasvip etmese de morfin tedavisi uygulamasını tatlı tatlı anlattı.
Bilmiyordum ki hayatımın ikinci yarısı başlıyormuş meğer. Bundan öncekileri unutmam gerekiyormuş ki zaten yavaş yavaş siliniyor hafızam, geçmiş yerini halüsinasyonlara, bilmediğim, hiç hoşlanmadığım canavarlar dünyasına, bol bol kaçırılma ve ülkemin karşısında casus olarak yetiştirildiğim uzun metrajlı filmlere, pardon rüyalara bırakmıştı. Sevgili ablacığımı karşımda canlı canlı görüyor, bu casus çetesinin içinden kaçırma eylemlerinde bulunuyorum. Meğer kurtaracağım ablam değil eşimmiş. Eşimin ümitsiz bakışlarından bir müddet kendime gelemiyorum.
Neyin gerçek, neyin hayal olduğunu saptayamaz, her şeyi birbirine karıştırdığım çorba gibi bir hayat bahşetmişti, bu zavallı sağ ayağım bana. Sosyal yaşamımda da zorluklar baş gösteriyordu. Geçen gün metro istasyonunda bana doğru gelen, güzel mi güzel, alımlı mı alımlı bir kızı eşim sanarak hararetle sarılıp, öpmeye zorlayınca istasyondakilerin bir dünya hakareti ve fiziki uyarısı yetmezmiş gibi, götürüldüğüm karakolda verdiğim ifadeler de cabasıydı. Neyse ki biraz aklım yerinde sanırım bu olaydan eşime henüz bahsetmedim. Bu yaştan sonra sokağa atılmak hiç iç açıcı olmaz sanırım.
Artık tedaviden umudumu kestiğim, onunla yatıp kalktığım günlerden birinde kahvede mahalle eşrafı ile otururken biraz dini yönü kuvvetli bir komşum, dertlerimi karşımdaki arkadaşıma özet olarak anlatırken kulak misafiri olarak lafa girdi. “Bugüne kadar boşa vakit harcamışsın, bu işlerde modern tıbbı artık bir kenara atıyoruz. Biliyorsun komşu köyde Kemikçi Atıf Hoca var. Senin gibiler de dahil her türlü kemik rahatsızlıklarını iyileştirmede birebir.” dedi. Tabii ki denize düşen yılana sarılır mantığıyla sorumu yapıştırdım. “Ah hocam, seni Allah mı gönderdi, nerede bu Kemikçi Hoca? Tam adresini ver de bir de onu deneyelim. ” dedim. Uzatmayalım, verilen adrese gün sektirmeden gittik. Kapıda ayakkabı kalabalığından hocanın nefes gücü anlaşılıyordu. Başörtülü, dekolteli, köylü kıyafetli, takım elbiseli, çoluk çocuk her türden insan bekleme salonunu doldurmuş, umutlu gözlerle hocanın çağırmasını bekliyorlardı. Biz de oturarak bekleyenler kervanına katıldık. Neredeyse akşamüzerine doğru sıra bize geldi. Odaya girdiğimizde ağır bir hacı yağı parfümü yüzümüze vurdu. Duvarlarda yeşil renk ve çeşitli Arapça yazılardan oluşmuş tablolar hâkimdi. Kemikli hoca bir duvar kenarında, önünde bir rahle, ortasında Kur’ân-ı Kerim, bize bakmadan ciddiyetle okumasına devam ediyordu. Göğüslerine kadar kırçıllı sakalı, başında sarığı ile yarattığı mistik bir akvaryumun canlıları gibi beklemeye başladık. Okuması bittiğinde yüzüme bakıp rahatsızlığımı dinledi. Beyaz bir kâğıda Arapça bir şeyler karaladı. Kâğıdı hazırda bekleyen üçgen biçimli siyah deri muskalara hapsetti ve bana verdi. “Bunu ağrılarını unutuncaya değin boynunda taşıyacaksın.” dedi. Bir başka Arapça duayı da elime sıkıştırdı, “Bunu da akşamları yatmadan önce okuyacak, üç defa bacağına doğru üfleyeceksin,” dedi. Sonuncu dua kâğıdını da uzattı ve, “Bunu da bir su bardağında, dolunayda üç gece bekletip suyunu içeceksin. Bu işi üç ay boyunca dolunay döneminde tekrarlayacaksın, gör bak bu illet bir daha gelmemek üzere seni nasıl terk edecek.” dedi.
Tüm dediklerini üç ay boyunca eksiksiz yapmama rağmen, benim ayak ağrımda bir santim geriye gidiş olmadığı gibi daha da arttı.
Çaresiz yine kahvede başımdan geçenleri anlattığım bir sırada, bir başka komşum beni mahallemize yeni gelen veterinere niye gitmiyorsun diye uyardı. Ne yalan söyleyeyim ilk duyduğum anda biraz bozuldum. Hayvan mıydım ki beni veterinere layık görüyordu diye. Ama ne kaybederim, bir de onu deneyeyim dedim. Veteriner özellikle dört ayaklı hayvanların ortopedisinde uzmanmış. Muayenehanesinde iki ileri bir geri yürüttü, daha önceki çektirdiğim filmlere baktı ve bir aylık kullanımlı bir reçete yazdı. Harfiyen uyguladığımız tedavi sonucu şeytan kulağına kurşun son bir yıldır en ufak bir şikâyetim bulunmuyor.
S O N
Kapak Görseli, Paul Signac, Place des Lices, St. Tropez, 1893
Kare Görsel, Adriaen van Ostade, Tavern Interior,, 1661
Yazar Hakkında:
Ümit Ahmet DUMAN, 1961 yılında Edirne’nin Uzunköprü ilçesinde dünyaya geldi. İTÜ Endüstri Mühendisliği bölümünü bitirdi. Ortaokuldan bu yana edebiyatla ilgilenen Ümit Ahmet Duman’ın öyküleri Novelius Edebiyat’ın da aralarında olduğu çeşitli edebiyat mecralarında yayımlandı. “Terketmeyen Yalnızlığım” adlı öyküsüyle İshak Edebiyat 2024 Öykü Seçkisi’nde yer aldı.
13.02.2025 © Novelius Edebiyat


