Site icon Novelius Edebiyat

Röportaj: Mircea Cartarescu’nun De Reactor’de Yayınlanan Söyleşisi

19.05.2024 © Novelius Edebiyat

“Genç bir yazarken, kendi şehri olan yazarları kıskanırdım. Buenos Aires’e dair müthiş şeyler yazan Jorge Luis Borges’i mesela. Saint Petersburg’a dair olan Fyodor Dostoyevski’yi. İskenderiye’ye dair olan Lawrence Durrell’i. Elbette James Joyce, o bir bakıma, muhteşem bir Dublin icat etti. Ben de yazarak, kendi şehrimi sahiplenmeyi düşünüyordum. Eğer ilginç ve gerçek şehir bulamazsam, onu icat etmeliydim. Bu yüzden, bir bakıma Bükreş’i yeniden tasarladım. Eğer Bükreş’e gelirseniz, çok çabuk fark edersiniz ki romanlarımdaki imgesiyle pek alâkası yok. Çoğunu ben uydurdum…”

Mircea Cartarescu

Tugay Kaban’ın Çevirisiyle: Mircea Cartarescu’nun De Reactor’de Yayınlanan Söyleşisi

Cartarescu‘nun Türkçeye tercüme edilen üç eseri bulunmakta. En önemli eserleri arasında gösterilen Orbitor Üçlemesi’nin, dilimize çevrilen eserler içerisinde yer alması sevindirici elbette fakat bu söyleşiyi tercüme etmeme sebep olan ve bence en dikkat çekici eseri olan Solenoid’e dair yayınevlerimizden henüz bir haber yok. Solenoid İngilizceye de Romanya’daki yayımlanışından çok sonra tercüme edildi. Fakat kitapçı raflarında görünür görünmez büyük bir ses getirdi. Ülkemizde yakın zamanda yayımlanan Olga Tokarczuk’un Yakup’un Kitapları hakkında, çok önceleri tercüme ettiğim –Yakup’un Kitapları’nı Nasıl Yazdım?– simli metin, nasıl ki Tokarczuk’un kitabının daha iyi anlaşılması ve tartışılması için önemliyse, bu söyleşi de Solenoid dilimize çevrildiğinde öylesi bir öneme sahip olacak diye düşünüyorum. – Tugay Kaban

Söyleşenler: Günümüzdeki edebi tartışmalarda, otobiyografik kurgu hakkında birçok şey konuşuluyor. Bu kitabı (Solenoid’i), tüm gerçeküstü ihtişamıyla birlikte, kendiniz için oldukça otobiyografik bir eser olarak düşündünüz mü?

Mircea Cartarescu: Öncelikle, bu eski kitabımı hatırlamaya çalışmalıyım çünkü yedi veya sekiz yıl önce yayımlandı. O zamandan beri altı yahut yedi kadar başka eser yazdım. Şimdi yeni bir roman yayımlamaya hazırlanıyorum. Solenoid’in atmosferine geri dönüp hatırlamaya çalışıyorum ki kariyerimde belki de Solenoid en önemli ikinci kitap. İlk sırada ise Orbitor üçlemesi olarak adlandırdığım ve İngilizce Blinding şeklinde tercüme edilen üçleme geliyor. Üçlemeyi Jan Willem Bos tercüme etti, kendisi mükemmel bir çevirmen ve benim için gerçek bir dost. Orbitor, kariyerimin bir bakıma uçak gemisi oldu.. Solenoid ise kariyerim için çok, çok önemli bir başka eser. Metafizik bir çerçevesi var. İlk söylemem gereken şey bu, metafizik bir boyutta, göklere yönelik ‘dikey’ bir eser olduğu.

Bunun ardında, insan kaderiyle ve iyi ile kötü arasındaki ayrımla ilgilenen etik bir çalışma. Bu eserin büyük bir mevzuu olduğunu düşünüyorum, Albert Camus’nün hikâyelerinden birindeki bir öyküden yola çıkıyor, karakterlerinden biri ölüm döşeğinde yatıyor ve son sözünü söylüyor. Etrafındakiler, “solitaire” (yalnız) mı yoksa “solidaire” (dayanışma içinde) mi dediğini anlayamıyorlar. Bu durum, şu ikilemi resmediyor: insanlarla birlikte olmak, dünya genelindeki insanların kaderini paylaşmak mı, yoksa yalnız olmak, uzak durmak, yalnızca işle, hedeflerle, hayallerle ilgilenmek mi?

Bu durum aynı zamanda Solenoid’in ana karakterinin de ikilemidir -karakterin adı yok- Bükreş’in kenar mahallelerinden birinde, bir lisede öğretmenlik yapıyor ve yazar olmayı hayal ediyor. ‘Sıradan’ bir yazar olamadığını düşünüyor, gerçek bir yazar olma isteğinde. Misal Franz Kafka gibi bir yazar. Oyunu oynamayan, sadece kendisi için yazan, okuyucular için değil Tanrı için yazan bir yazar. Böyle karakterde her zaman bu dilemma vardır.

Kurtarılmak istiyor bu dilemmadan. Kurtuluşunu metafizik ve teolojik bir şekilde arıyor. Kurtuluş, bu dünyanın duvarlarında bir kapı aracılığıyla sadece kendisine sunulduğunda, diğer insanlar da kurtarılmazsa, kendisinin de kurtarılmak istemediğini fark ediyor. Bu yüzden de ailesiyle, küçük kızıyla, arkadaşlarıyla birlikte kalıp, dünyadaki ‘normal’, gerçek insanların yaşamlarından bir yaşam sürdürmeyi tercih ediyor. Bu, kabul ederseniz, tüm romanın ana mesajı. Bu romanda, bir insanın, kaderi hakkında karar vermesi gerektiğinde, ruhunda ne gibi şeyler görüp duyduğunu ilk kez fark ettim.

Soru: Gabriel García Márquez’in eserleriniz üzerinde her zaman önemli bir etkisi olmuştur. Solenoid, hem başlığıyla hem de nihai sonucuyla Yüzyıllık Yalnızlık’ın bir tersine döndürülüşü müdür?

Cevap: Evet, çünkü en nihayetinde, insan dayanışmasıyla ilgili. Bu, romanın son sözüdür, diyebilirim. Roman hakkında özellikle gurur duyduğum şey (geçen vakit sebebiyle şimdi başkasının romanı gibi görebiliyorum) onun tasarlanışıdır. İnşâ edilişidir. Solenoid’in, Nostalji adlı ilk hikâye kitabımdaki REM adlı uzun öyküyle birlikte en iyi inşa edilmiş hikâyelerimden biri olduğunu düşünüyorum. REM, çok hacimsiz bir yapıya sahip, 150 sayfadan biraz fazla bir uzun öykü olmasına rağmen, Solenoid birkaç aşamaya sahip bir roketin yolculuğu gibidir, diyebilirim.

İlk kısım tamamen ayrı bir şekilde ortaya çıkabilirdi. Solenoid’i düşünmeden önce, anormalliklerim üzerine yazmak gibi bir fikrim vardı. Bu yüzden de ilk 200 veya 250 sayfa, başka bir kitap olan Anormalliklerim adıyla yayımlanabilirdi. Bu bölümde, gerçekten başımdan geçen ve beni birçok yıl boyunca, aslında hayatım boyunca diyebilirim, özellikle belirli ve çok özel olan zihni meselelerimle, rüyalarımı gerginliğe bürüyen şeylerle uğraşıyordum. Bazı rüyalarım, tüm hayatım boyunca tekrarlayan rüyalardı. Bazıları ise lüsid, yani kontrol edebildiğim rüyalardı. Bir kısmı ise tamamen fantastik ve çok da tutarlı olmayan rüyalardı.

On yedi yaşından beri günlük tuttuğum için, hayatım boyunca gördüğüm neredeyse tüm rüyalarım yazılı. Bu tabii onları inceleyebileceğim, sınıflandırabileceğim, hayatımın hangi döneminde hangi tür rüyanın ortaya çıktığını bulabileceğim anlamına geliyor. Bazıları benim için çok güçlü. Fakat bazıları, üç ya da dört tanesi, oldukça şaşırtıcı. Aslında bazı kitaplarımın iskeletleri olarak bu rüyalarımı kullandım. Başka anormalliklerim de yok değil. Örneğin, ‘ziyaretçilerim’ diye isimlendirdiğim, geceleri karakterimin yatak odasında beliren insanlar, onları on saniye kadar çok normal, çok doğal ve gerçek insanlar olarak görürsünüz ve sonra kaybolurlar. Kendimi diğer insanlardan farklı, özel hissettiren birçok başka şey var. Bu tür -tuhaf, fantastik, düşsel- deneyimlerin birçoğunu biriktirmeye çalıştım.

Solenoid’in ilk bölümünü yazarken henüz bir roman yazma fikrim yoktu. Bir nevi taslak, bir klinik vakası tasarlıyordum, diyelim. Ancak adım adım, bu rüyaların ne hakkında olduğunu ne anlama geldiklerini, niçin bana bu kadar önemli geldiklerini anlamaya başladım. Ve aslında daha büyük bir kitabın sadece ilk aşamasını yazdığımı fark ettim. Yakıtın bulunduğu bu aşamada, romanın diğer kısmına güç ve enerji vermek için toplanan belirsiz madde kütlesi neredeyse bitiyordu. Bir noktada, bunun yalnızca kitabımın sapı olduğu ve sapın ardından bazı dalların geleceği belliydi.

Dalların her yöne dağılacağı noktada, yanıp kül olan bir ev hakkında bir öykü var. Yanan bir evden sadece bir şeyi kurtarabilirsiniz; küçük bir bebeğiniz ve başyapıtınız, müthiş bir resim, Vermeer ya da Rembrandt gibi klasik bir tablo, paha biçilemez bir başyapıt… Peki, ne yapardınız? Ne kurtarırdınız, bebeği mi yoksa başyapıtı mı? O bölümü yazarken -iki karakter arasındaki diyalog, okuldaki iki öğretmen- ne yapacağımı bilmiyordum. Kendim ne yapardım? Emin değildim. Ve onların karar vermelerine izin verdim.

Şaşırtıcı bir şekilde, çok büyük bir şaşırtmayla, karakterim her zaman bebeği seçiyor. Sevgilisi bir fizik öğretmeni, arkadaşının argümanını çürütmeye çalışarak şeytanın avukatlığını yapıyor. Diyor ki: “Tamam, çocuğu kurtardın, ama bu çocuğun Adolf Hitler olacağını bilseydin ne yapardın?” Ve karakterim, önyargısız olarak: “Yine de çocuğu seçerdim” diye cevaplıyor. “Peki, ya o çocuğun bir seri kaatil olacağını bilseydin, dünyaya çok acı getiren, çok trajedi getiren bir kaatil olacak?” Karakterim, “Yine de bebeği seçerdim.” diyor.

Burada, dünya edebiyatındaki bazı başka sahnelere bir karşılık verdim. İlk olarak, Fyodor Dostoyevski, devasa romanı Karamazov Kardeşler’deki Büyük Engizisyoncu sahnesini yazdı. Karakterlerden biri, Alyoşa, kötülüğü anlayamadığını söylüyor; eğer herkes mutlu olursa ve sadece bir çocuk, bunun sonucunda öldürülür veya işkence görürse, bu durumu kaldıramaz, dünyanın canavarca olduğunu düşünür. Bir diğeri Thomas Mann’ın Büyülü Dağ kitabındaki Hans Castorp. Castorp, o verem sanatoryumunda, kar fırtınası esen dağdaki bir rüyada, çok mutlu olduğu bir tapınağı hayal eder, ancak altında bir çocuk öldürülür. Bu, iyi ile kötü arasındaki sürekli mücadelede bir tür telafi gibidir.

Bu konu, dünyadaki en önemli sorulardan birini doğuruyor: Kötülük nereden geliyor? Bu, en önemli felsefi ve teolojik sualdir. Kendi kendime Solenoid’de cevaplamaya çalışıyorum ki bu, onu bir bakıma insan kaderi üzerine iddialı bir roman yapıyor. Karakter seçimi romanda ciddi bir öneme sahiptir çünkü karakter, kurtuluşun herkes için olması yönünde, sadece bazıları için değil, sadece iyi insanlar için değil, mutlaka herkes için olması yönünde hareket ettirilir. Herkes kurtarılmadıkça, kendinizi kurtarma izniniz yoktur.

Soru: İlginç. Bu sözleriniz, romana tamamen yeni bir bakış açısı getiriyor. Blinding’de olduğu gibi, romanınız Romanya’nın başkenti Bükreş’e belirsiz bir aşk mektubu gibi okunuyor. Günümüz Bükreş’i yerine, eski Bükreş’e daha çok odaklandığınızı söyleyebilir miyiz?

Cevap: Genç bir yazarken, kendi şehri olan yazarları kıskanırdım. Buenos Aires’e dair müthiş şeyler yazan Jorge Luis Borges’i mesela. Saint Petersburg’a dair olan Fyodor Dostoyevski’yi. İskenderiye’ye dair olan Lawrence Durrell’i. Elbette James Joyce, o bir bakıma, muhteşem bir Dublin icat etti. Ben de yazarak, kendi şehrimi sahiplenmeyi düşünüyordum. Eğer ilginç ve gerçek şehir bulamazsam, onu icat etmeliydim. Bu yüzden, bir bakıma Bükreş’i yeniden tasarladım. Eğer Bükreş’e gelirseniz, çok çabuk fark edersiniz ki romanlarımdaki imgesiyle pek alâkası yok. Çoğunu ben uydurdum. Onu, romanımda tasvir ettiğim gibi, ‘dünyanın en hüzünlü şehri’ olarak adlandırdım ve ondan harabelerle dolu, artık eskisi gibi olmayan, eski ihtişamın imgeleriyle dolu bir şehir kurmaya çalıştım. Bükreş’i kendi imajımda, kendi kişiliğimde tasarladım aslında. Onu bir tür ikinci ben ya da ikiz kardeş hâline getirmeye çalıştım. Bu şehrin, çok katmanlı tarih ve mimariye sahip olan yapısına kendimi yansıttım.

Solenoid’de bir mimarı var, şehri sıfırdan inşa etmeye karar veren bir mimar. Bükreş’in yıkılıp baştan inşa edilmesi gerektiği fikrini taşıyorum; bu işi yapacak olan, örneğin, Brasília’yı inşa edenin tam tersi düşüncesinde bir mimar olmalıydı, Brasília da büyük bir mimar tarafından sıfırdan inşa edilen bir şehirdir. Romandaki tam tersi düşüncededir, sanki üzerinden yıllar geçmiş, harabe bir şehir inşâ etmek ister. Gerçekten ilginç şehirlerin, harabe olanlar olduğu söyler, çünkü o şehirler insanların kaderine benzer, çünkü zaman herkesi yok eder, çünkü her insanın çabası boşluğa dönecektir. Çocukların çamurda oynamaktan mutlu olması gibi, insanlar da harabeler arasında rahat hissederler.

Brüksel’de başka bir yazarla birlikteyken, bize cennetin nasıl tahayyül ettiğimiz sorulduğunda, benim için cennet tahayyülünün, sakinleri olmayan, sadece evlerin, milyonlarca harap evin bulunduğu, devasa bir gezegen olduğunu söyledim. Onları keşfetmeyi, içlerine girmeyi, parçalanmış mobilyaları, alglerle kaplanmış her şeyi, örümcek ağlarını görmeyi çok isterdim. Bu harabeler alanını keşfetmek, benim için büyüleyici ve harika olurdu.

Bu nedenle, Bükreş hiç de gerçek bir şehir değil romanlarımda. Aslında, her kitabımda farklıdır, her kitabımda Bükreş’in yeni bir imgesini çizerim. Bu bir ruh hâlinin neticesi, bir metafor, iç dünyamın bir metaforu.

Soru: Metaforlardan bahsetmişken, insan yaşamını sıklıkla bit benzeri veya akar benzeri olarak tanımlıyorsunuz, küçük bir böcek veya parazitin deneyimi misali. Bu sadece bir metafor mu? İnsanlar ve akarlar temelde benzer deneyimlere mi sahipler?

Cevap: Vladimir Nabokov gibi ben de her zaman böceklerle ilgilenmişimdir. Harvard’dayken onun ofisini ziyaret edebiliyordum. Yedi yıl boyunca orada kaldı, edebiyat profesörü olarak değil, kelebeklerle uğraşan bir entomolog olarak. Bu, uzmanlık alanıydı. Nabokov tarafından hazırlanmış binlerce kelebek gördüm ve bunların birçoğunda karakterlerinin adları vardı. Lolita adında bir kelebek vardı, bir diğeri Humbert Humbert’tı ve benzerleri. Böcekler, romanlarımda çok önemli rollere sahiptirler; onlar beni büyülüyorlar.

Orbitor üçlememdeki en önemli olanlarından biri. Hatta yapısı bir kelebeğin şeklindedir; sağ kanat, sol kanat ve ortada vücut. Bu, bazen “uçan katedral” olarak adlandırdığım, bazen de “mistik bir kelebek” olarak adlandırdığım büyük bir kelebek. Solenoid’de ise, kötülük sorunuyla çok daha fazla ilgilenen, böceklerin böceği olan akarlara karar verdim; insan gözüyle dahî görülemeyen böcekler. Oldukça gerçek canlılar. Mikroskop altında onlara baktığınızda canavarlıkları dikkat çeker. Astım ve birçok başka hastalığa neden olurlar. Yastığınızın ağırlığının yaklaşık dörtte birinin onların vücutlarından olduğunu düşünürseniz, her şey korkutucu bir hâle bürünüyor.

Solenoid’de, bir bilim kurgu aracı kullanılarak, ana karakter akarların dünyasına gönderiliyor. Akarlar için bir tür mesih, bir Jesus Mesih oluyor, çok ama çok küçük ve önemsiz bir dünyada buluyor tabii kendini. Ancak, Jesus Mesih gibi, yanlış anlaşılma nedeniyle öldürülüyor, çünkü iki medeniyet, iki yaşam tarzı arasında köprü kurulamaz (Tanrı ile iletişim kuramazsınız, örneğin bir kediyle iletişim kuramazsınız). Buradaki sorun iletişimin imkânsızlığıdır. Ayrıca tabii ki, kelebeğin bir melek, örümceğin ise bir şeytan olarak kabul görmesi sebebiyle örümcek benim için çok daha önemlidir. Üçlememin tam ortasında, bir teraryumda, bir tarantula ile büyük ve güzel bir kelebek arasında bir mücadele yaşanır.

Soru: Solenoid’in gerçekten beğendiğimiz yanı, ‘fikir romanı’nı duyusal izlenimlerle birleştirmeyi başarmasıydı. Büyük, metafizik fikirler sizin için duyusal izlenimlerle atbaşı mı ilerliyor? Yazma biçiminize mi yoksa farklı bir sürece mi bağlı bu durum?

Cevap: Yazma biçimimin mevzularına geldik ve bu, bana göre çok ilginç çünkü bunu yapan başka bir yazar tanımıyorum. Plan hazırlamadan, özet oluşturmadan, el ile direkt yazmaya başlarım. Yazma biçimim saf ve sürekli bir ilhamdan geliyor gibidir. Diyelim ki, bugün bir romanın ortasındayım ve her gün bir veya iki sayfa yazmam gerekiyor. Yapacağım şey, önceki gün yazdığım sayfayı okumak ve müzikteki gibi aynı anahtarda ilerlemeye çalışmaktır. Her sayfada her şeyi, romanın anlamını ve gidişatını değiştirme şansım oluyor böylece.

Bunu yapmak, bir sonraki sayfaya ne koyacağınızı bilmeden yazmak, aslında bir delilik. Bu, bir otomobil yapmak için 3D yazıcıyı kullanmaya da benzetilebilir, fakat tüm parçaları bir araya getirerek değil, önce arabanın ön ışıklarını, ardından ön camı, ardından koltukları, ardından motoru, her şeyi arabanın arka tamponuna kadar tek tek yapmak… Zihnimin neler yapabileceğine dair büyük bir inanca sahip olmalıyım, aksi takdirde böyle yazamam. Bu, bir şair gibi yazmak demek aslında, bir öykü yazarı gibi değil.

Tabii ki böyle yazdığınızda çok, çok kolay başarısız olabilirsiniz çünkü her sayfada kitabınızın yönünü sabit tutmak zorundasınız. Her yerde kavşaklar var gibidir. Ama işte buradaki hile şu: karar veren siz değilsiniz, zihniniz. Zihin, ne yapacağının ve nereye gitmek istediğinin bilindiği iyi bir yarış gibidir: yarışı jokey kazanmaz, yarış at tarafından kazanılır. Jokey çok küçük, çok hafif olmalı ve sadece ata çok az yerde dokunmalıdır. İdeal olanı, jokeyin hiç atı dokunmaması, sadece onun üzerinde uçmasıdır. Yarışı kazanan atınız, zihninizdir, siz değilsiniz. Siz, atı yönlendiren küçük bir insansınız sadece.

Bu sebeple genellikle zihnimin çalışmasına izin veririm. Eserime dokunmam, onun istediği yöne akmasına izin veririm. Ben sadece aracıyım, sadece içerideki birinin sesiyim ve aslında sadece bu kitabı dikte eden kişi oluyorum. Bazen, yazacağım şeylerin zaten sayfada yazılı olduğu hissine kapılırım ve sadece kelimeleri örten beyaz çizgileri kaldırırım. Yalnızca onları silerim ve metnin ortaya çıkmasına izin veririm.

Soru: Solenoid’de, ölüme ve hayatın kötü yanlarına karşı protesto eden bir tarikat var. Onları yazarken anti-natalizm ve önde gelen Romanyalı temsilcisi Emil Cioran’ı düşündünüz mü?

Cevap: Tabii ki, Cioran’ın ilk kitaplarını Romence olarak yayımladığı dönemde okudum. Ancak ondan pek hoşlanmıyorum, çünkü politik geçmişi beni rahatsız ediyor. Onunla aynı politik noktada değilim, onun fikirleri sağcı, aşırı ve faşistti. Bu yüzden yazdıklarına hep şüpheyle yaklaşıyorum. Bana göre Cioran, ünlü bir filozof olmadan önce çok iyi bir yazardı. Eserleri, estetik deneyim yönünden kesinlikle harikadır, ancak politik veya ideolojik deneyimler olarak vahim. Alaycı bir yazardı, bir tür yeni Schopenhauer denilebilir onun için. Bir gurmeydi, kadın avcısıydı. Sürekli intihar hakkında konuşan bir filozoftu ancak intihar etme niyeti yoktu, tahayyüller çerçevesinde yazıyordu.

Romanımda protestocular, ölüm, delilik yani insanlık ırkının her kötülüğüne karşı protesto eden tipler ve hayır, Cioran ile hiçbir bağlantıları yok. Onları uydurdum. Dylan Thomas’ın “Do not go gentle into that good night” şiiriyle başladım, bu şiir, ölüme karşı bildiğim en önemli protesto. Bu şiirle ve Herodot’ta bulduğum bazı metinlerden yola çıkarak, savaşa veya ekonomik konulara değil, ırkımızın temel kötülüklerine karşı protesto eden bir grup insan hayal etmeye çalıştım.

Çok ilginç olan bir şey var, karakterlerim şimdi gerçekte yaşıyorlar. Edebiyat, hayatı bir şekilde değiştirdi. Latin Amerika, Kolombiya, Meksika ve diğer ülkeler Solenoid’i İspanyolca olarak yayınladıktan sonra, kendilerini piquetistas olarak adlandıran insanlar ortaya çıkmaya başladı ve romanımdaki karakterlerin yaptıkları şeyleri yapan bir tür grup oluşturdular. Büyük pankartlarla kanser hastalarının öldüğü hastanelerin veya morgların önlerine gidiyorlar. Yani, romanım bir bakıma -buna çok şaşırıyorum- daha önce var olmayan yeni bir gerçeklik oluşturdu.

Soru: Yeni kitabınız olan Theodoros’u tamamladığınızı biliyoruz. Onun hakkında çok az bilgimiz var. Yine hacimli bir kitap olacak gibi görünüyor. Bazı ipuçları verebilir misiniz? Nasıl hissediyorsunuz? Türk okurunun fantastik eserlere ilgisi nasıl?

Cevap: Kitabı birkaç gün önce bitirdim ve daha yeni üstünden geçmeye başladım. Genel olarak kitabımdan memnun olduğumu söyleyebilirim. Sahte bir tarih anlatısı içeriyor Theodoros. On dokuzuncu yüzyılda geçiyor ve Romanya’da, küçük bir aristokratın sarayındaki basit bir hizmetçinin hayatına odaklanıyor. Çok genç yaşta imparator olma hayali kuran biri. Çocukken, diğer çocuklarla oynadığı oyunlarda bile bu hayalinden izler var. İşte, o imparator rolünü oynuyor, diğer çocuklar da onun halkı gibi davranıyorlar. Tüm hayatı boyunca, yaptığı her şeyde daha yükseğe ulaşmak, daha fazla büyümek için çabalıyor. Hatta hırsızlık, korsanlık gibi işlere bile girişiyor. Nihayet başarıyor ve Afrika’da Etiyopya imparatoru oluyor. Bu yüzden, karakterin fantastik ve muhteşem yaşamı çerçevesinde, bir pikareks roman olarak adlandırılabilir. Elbette hayal ürünü. Orbitor veya Solenoid’den çok farklı olduğunu söyleyebilirim. Bu romana, ‘gerçek’ romanım demem yanlış olmayacaktır.

Soru: Solenoid’de anlatıcı bir ‘anti-kitap’ yazdığını da söylüyor. Önceki eserleriniz ‘anti-romanlar’ mıydı?

Cevap: (Biraz tereddütle) Evet, bir bakıma. Ama bu yeni bitirdiğim gerçek bir roman. Bir anti-roman değil. Aynı zamanda bir tür göreceliliği de içinde barındırıyor, bu yüzden aynı zamanda postmodern bir roman, ironi ve mesafelerle dolu.

Söyleşenler: Emiel Roothooft, Remo Verdickt bu kadardı. Cevaplar için teşekkür ederim.

19.05.2024 © Novelius Edebiyat

Exit mobile version