Site icon Novelius Edebiyat

Öykü: Takip

erdinç gültekin

10.12.2023 © Novelius Edebiyat

Yazar: Erdinç Gültekin

Öykü: Takip

Belki yirmi dakikadır, en çok yirmi adım önünde yürüyen genç, yapılı, kara saçları dalgalı adamın peşindeydi. Bir banka oturmuş, yarı bulutlu göğün altında, demlenen ayyaşlara benzeyen denize dalmıştı ki, bu Yunan tanrısı adamla göz göze gelmiş, yüreğinde filizlenen çığlık kulaklarında uğultuya dönüşürken, ayağa kalkıvermişti.  

O kara gözlerde neydi öyle? Ya o köşeli çene, hafif kirli sakal, sonra geniş omuzlar… Uzun ve kalınca bacaklarına da ne yakışmıştı giydiği o gök mavisi kot. Tam âşık olunacak adamdı bu yiğit. Göksel’den daha yakışıklı, Serdar’dan ise daha yapılıydı.  

Göksel ve Serdar…  

Serdar’ın açtığı yaraya merhem olsun diye yaklaşmıştı Göksel’e. Şimdi ise Göksel’in neden olduğu acıyla boğuşuyordu. Göksel “Bu iş burada biter.” diyeli nerdeyse üç ay olmuştu. Yüzü bir nefret dalgasıyla katılaştı. “Allah belasını versin ikisinin de. Bir dünya paramı yediler, ruhumu parça parça ettiler.”  

Erdinç GÜLTEKİN

Günlerdir içip içip tekrarladığı lügatleri parçalayacaktı ki, parlak, al al yüzü yine eski sevecenliğine dönüverdi. Koşu yolunda hafif hız koşan, bacaklarının çarpıklığından topçu olduğu anlaşılan gençle göz göze gelmişti. Fakat topçu çocuğun bakışlarında yakaladığı belirgin alay, gözlerinin içinde yalımlaşan ışığın sönmesine, yüzünün tekrardan kararmasına neden oldu.  

“Bu erkek milleti neden böyle duygusuz, neden bu kadar kaba, yoksa bana gelince mi böyle oluyorlar?” diye mırıldandı.

İyi ama kadınlar, hatta liseli kızlarda çoğu kez yüzlerinde tutmak istedikleri gülümsemeleriyle bakmıyorlar mıydı kendisine? Bu durum ta lise yıllarından beri böyle değil miydi? Hatta o hoşgörülü babası bile “Oğlum hiç olmazsa mahalleye girerken biraz erkek ol, dik yürü.” diye paylamaz mıydı ara sıra?  

Ya başkentteki üniversite yılları? İkinci sınıfta yurttan sıkılmış; eve çıkmak istemiş, sonunda eve çıkmış fakat arkadaşları tarafından gördüğü örtülü horlamaya katlanamayıp giderinin artması pahasına olsa da başka eve tek başına çıkmamış mıydı? Neyse ki, mühendislikte okuyan, huyu suyu kendisine benzeyen, Recep’le tanışmış, onu yanına almıştı. Recep’i insan olarak çok sevmiş fakat ona âşık olamamıştı. Çünkü Recep’ten aldığı koku, kendisinin çevreye saldığı kokudan farklı değildi.  

Yıllar yılı kafasında evirdiği çevirdiği düşünceler yine sıra olmuştu usunun kapısında. Onun için özgüvenini artırmaya yönelik şeyler düşünmeye çalıştı.  

Hiç olmazsa ailesinden hakkını almış, evini ayırmıştı. Böylece ailesiyle çatışmaktan kurtulmuştu. Sonra koskoca Amerikan ortaklı fabrikada ikinci adamdı. Patronlar az mı saygı gösteriyorlardı kendisine? Bu genç yaşta az bir başarı mıydı bu? Muhasebe, üretim, pazarlama, yazışmalar, insan kaynakları her şeyin son uğrak yeri kendisi değil miydi? Varsın aç köpekler arkasından dedikodu yapsınlardı. Yolda, kafede, pazarda karşılaştığı insanlar hadlerini aşarak, anlıkta olsa alaylı bakışlar fırlatsınlardı.  

Arkasından gittiği gencin, bulutlarla sarmaş dolaş olmuş dağların ardında sönmekte olan güneşin, mora boyadığı uzak kıyıları izlemekte olduğunu görünce, düşünceleri yine tuz buz oldu. Şimdi ne yapmalıydı? Nedense telaşı her zamankinden daha kaygılıydı. Gülünç duruma düşmemeliydi. Aradaki uzaklık tükenirken yüreğinin patpatı çoğalıyordu. Gence iyice yaklaşmıştı ki, koşu yolunun önünde ara ara dizilmiş banklardan birine oturmayı akıl etti. Şimdi bu heykel gibi çocuğun beş adım ardında oturmuş fakat usuna nerden geldiyse, yıllar öncesinden bir anı sonbahar yaprağı gibi önüne düşmüştü.  

Onunda saçları bu Yunan tanrısının saçları gibi dalgalı, kapkara ve gürdü. O da böyle boylu bosluydu. Kapıcı Abdullah Efendi’nin, üniversitede matematik okuyan oğlu Gökhan’dan özel ders aldığı günlerdi. Hoşuna giden, belki de şaşılacak bir çekimin etkisi altında, sürekli bacaklarını, kollarını Gökhan’a sürtmeye çalışıyor, üniversitelinin üzerine yığılıyor, abanıyordu. Bir gün evde yalnızdılar. İçinde çığlaşan coşkuya kapılıp Gökhan’ın kucağına oturmaya kalktı. Hemen toparlanan kapıcının oğlu:  

“Bana bak ufaklık! Çok oldun artık. Bacak kadar boyunla sen ne yaptığını sanıyorsun? Babana söyle sana bayan hoca tutsun, erkeklerin başını belaya sokarsın sen.”

Nerden anımsamıştı o kötü günü? Sonrasını, duyduğu ezikliği, utancı, kapıcının oğluyla karşılaşmamak için verdiği uğraşları; tüm bunları yakıp kül etmek için elini ceketinin cebine attı. Sigara paketini çıkarıp içinden bir tek çekti. Pantolon cebine elini atıp çakmağını çıkaracaktı, vazgeçti. Çekik kaşlı, fındık burunlu yüzüne, özelliklede o çakır gözlerine çok yakıştığını düşündüğü çapkın bakışını takıp, denizin yedi rengine, kuşlara, kayıklara dalmış genç adamın yanına vardı. Sesine verdiği dostluk dolu tonla sordu:

“Ateşiniz var mı acaba?”

Kendisine umursamaz bir tavırla uzatılan çakmağı titreyen elleriyle yaktı. Çakmağı geri verirken sordu:  

“Sizde içer miydiniz?”

Genç adam başıyla hayır işareti yapıp yürümeye başladı. Fakat bu kez caddeye doğru yürüyordu. Demek gidiyordu. Yoksa giden koca bir gelecek, mutlu günler miydi? Bir yarım dakika öyle kalakaldı. Adam yüzüne bile bakmamıştı ama güdülerinin emrine uyup, sesini bile duymayı başaramadığı adamın peşine yeniden düştü. Caddeye vardığında Yunan tanrısı çoktan karşıya geçmişti. Derken gözden yitirdiği genci, ağaçlıklı parka giden taşlık yolda görünce sevindi. Fakat vızır vızır geçen araçlardan uygun an bulup karşıya geçemiyordu. Üstelik yol dönerek uzuyordu. Işıklara yürürse hedefinden iyice uzaklaşacağını düşünüp vazgeçti. Sigarasından üst üste iki nefes çekti. İşte yine gözden kaybolmuştu. Talihi olmadığı için talihsizliğine küfür edecekti ki, yol ıssızlaştı. Sadece bir kamyonet geliyordu, o da yüklü olduğundan ağırcaydı. İkircikliği atlatıp yola çıktı. Sol şeridi ortalamıştı ki acılı ve yürek hoplatan bir firen sesi duydu. Bu sesten bir saniye sonra ayakları yerden kesildi, başını neye olduğunu anlayamadığı bir cisme çarptı. Birkaç takla atıp sürüklendi. Neler olduğunu anlamak istercesine doğrulmaya çalıştı ama gücü yetmedi. Başından su gibi akan kanların gölcükleştirdiği birikintiye düşüverdi güzel yüzü.

S O N

Erdinç GÜLTEKİN

Kare Görsel: Jack B. Yeats, Young Men, 1929

Daha fazla Erdinç Gültekin öyküsü için lütfen tıklayınız…

10.12.2023 © Novelius Edebiyat

Exit mobile version