25.02.2024 © Novelius Edebiyat
Yazar: Ömer ÖZTÜRK
Renk Âhenk
Bembeyaz terliklerimle, limon sarısı mini eteğimle, açık kahverengi şapkamla, tutkulu enerjimle, bencilce düşüncelerim, umutvar tutumumla etrafıma enerji kattığım doğrudur. Arnavut kaldırımlarının koynunda usulca yürümeye devam ediyorum. Karlar gecenin kahverengini beyaza döndürüyor. Koltuktan doğrulup masa lambasını kapatıyorum. Az biraz siyah beyaz bir dünya doldu boşluğa. Gözlerim balkon kapısının köşesine çökmüş öylece dışarıyı süzen, karların lütfuna hayran hayran dalan Ayaz’a değiyor. Can Yücel’in evinin kapısının önünde öylece duruyorum. İçli içli tebessüm ettiğimden eminim. Ah aynalar, yüzümdeki muhtelif anlamları yalnızca kendine saklayan aynalar…
Adımlamaya devam ediyorum. Gerbera yazıyor tabelada. Bu da bir çiçek adı, iyi bilirim. Ama renk âhenk bir kafenin kapısından içeri giriyorum. Sarı sıcak inceden yoruyor bedenimi. Buz gibi bir limonata iyi gelir değil mi? Canım yaz, iki gözüm Ayaz, bir girip bir kaybolduğun düşlerimden çık lütfen, önümdesin işte, gerçeğin tam orta yerinde. Kafenin en keyifli köşesine oturuyorum. Buz gibi limonata sakince yaklaşıyor bana. Limonatayla eş zamanlı bir tirşe gözle göz göze geliyoruz. Bembeyaz gömleğinin üstten iki düğmesini açmış, hemen karşımdaki masaya, bana nazır oturuyor. Boynunda bir kolye. İstemsiz dikkat kesiliyorum, kolyeye konu bir kedi. Kedili bir kolyeyi bir erkekte görmek içimde bir yerlerde bir soruya dönüşüyor. Karın süzülüşünden yorulmuş olmalıyım, yeniden upuzun atıyorum kendimi koltuğa. Hafiften üşüdüğümü fark ediyorum. Ama içim ısınmalıydı değil mi? Ne hikmettir bilinmez gözlerim kendi iradesiyle saate odaklanıyor. 00.00. Gecenin ortasında olmak hiç içimden gelmiyor. Bir kahve kokusu aranıyor burnum. Koltuktan, üşengeçliğimi de alıp yanıma, doğruluyorum. Mutfağa yöneliyor, kahve makinesini usulca çalıştırıyorum. Kitaplığımın karşısına geçip uzun uzun kitaplarımı süzüyorum. Hemen yanı başımdaki üşengeçliğim okumama engel. Gözlerimi kaçırdım. Bana baktı çünkü. Kolyesine baktığımı fark etti. Gömleğini, saçının şeklini şemailini uzun uzun irdelediğimi fark etti. Yüzüm mü? Çoktan kızardı. Tekrar, elimde olmayarak, değdim gözlerine. Değdi gözlerime. Bu değiş, tebessüm edişiyle eş zamanlıydı. Düşlerimde, kitaplığıma nazır, hazır üşengeçliğim de yanı başımda duruyorken klişe bir aşk hikâyesi mi geziniyor ne? Benim aşkımsa bu, varsın klişe olsun iki gözüm! Hem düş bile olsa yaza en güzel aşk yakışır.
Limonatam bitti bitecek. Telefonumu çıkarıp arkadaşlarımın, var mı bilmiyorum, kimi ışıl ışıl, kimi boz bulanık fotoğraflarına bakıp zaman öldürüyorum. Bakışlarım, kalbimden gözlerime dek geliyor da bir türlü karşıya değemiyor. Orada biliyorum. Turuncu şortunu, krem rengi ayakkabısını görüyorum. Bir de kahverengi çanta asılı omzunda. Bakışlarım bir ok fırlatıyor karşıya. Vallahi benim suçum değil! Aynı anda değiyor gözleri gözlerime. Hani ne derler, saniye bile değil, yangın yeri bedenim. Masadan hızlıca kalkıp hesabı öder ödemez çıkıyorum mekândan. Dış kapıya varıp mekânın renkli görüntüsünün ve Gerbera yazan cıvıl cıvıl tabelasının fotoğrafını çekiveriyorum. Sonra da Arnavut kaldırımlarının koynunda, kafamın içinde dönüp duran kedili kolye, beyaz gömlek ve iki tirşe gözle adımlıyorum. Ayaklarım ağrıdı kitaplığımın karşısında dikilmekten. Kahvem de çoktan soğumuş. Bu nasıl dalgınlık iki gözüm. Hepi topu üç kuruş postmodern düş, seni senden almış gibi. Salona geçiyorum. Ayaz koltuğun köşesinde, öylece bakınıyor bana. Başını okşadığım ve ılık tüylerinin coşkusuyla içimin kıpır kıpır ettiği su götürmez gerçek. Kedili kolyenin kedisi Ayaz’a ne kadar da benziyor, gömleğin beyazlığı da öyle, gözlerin tirşeliği de.
Kasımpatıların kokusunu daha derinden hissetmek için duvarın kenarına kadar geliyorum. Derin derin koku çekiyorum cümle benliğime. Arıların kanatları müjgânlarıma değdi değecek. Bir yabancı his derinlerden bir yerlerden süzülüp geliyor. Gözlerimi açıyorum, önce kendimi sonra etrafımı dinliyorum. Bir yabancı koku burnuma değiyor. Arkamı dönmemle tirşe gözlüyü karşımda bulmam bir oluyor. Bir el uzanıyor bana doğru. Elimi sıkmak istediğini, adını söylemek istediğini, benimle konuşmak istediğini, içimdeki coşkuya heyecan katmak istediğini düşünüverdiğim anda…
Bir tıkırtı tüm vücuduma korku salıyor. Ayaz yattığı yeri terk etmiş. Elimdeki bardağı masaya bırakıp karın usulca yağışına bir bakış kondurarak Ayaz’ın peşine düşüyorum. Daha salondan çıkmadan beni karşılıyor Ayaz. İyi gidiyor canım Ayaz. Ama sen bütün odağımın ağzına ettin. Ayaz boşlukta bakıp duruyor. Yüzümde anlam arıyor gibi. Koltuğa atıyorum kendimi yeniden. Bu kez upuzun yatıyorum. Rengârenk çoraplarım bana güzel şeyleri düşündürtüyor.
“Anahtar, sizin galiba?”
“Efendim?”
“Anahtarı diyorum, Gerbera’da unutmuşsunuz.”
“Ha evet, benim olabilir.”
“Siz kalkınca düştü ama siz fark etmediniz sanırım?”
“Evet, fark etmemişim.”
“Telefonunuza dalıp gitmiştiniz, ne güzel dalıştı o öyle!”
“Teşekkür ederim, dalgınlığın güzelliği olmaz derler, bir hastalıktır.”
“Siz telefona, ben size dalıp gittim; varsın hastalık olsun!”
Tebessüm etmemek için, içimdeki coşkuyu dışa vurmamak için kendimi öyle sıkıyorum ki. Bir yandan da lütufkâr bir hayalin peşinde, bir yabancının iltifatlarının bir sapıklıktan başka bir şey olmadığı gerçeğini kafamda gezdirip duruyorum. Gitmem gerek, son kez teşekkür edip buradan uzaklaşmam gerek. Ama gitmiyor ayaklarım, zorluyorum zorluyorum olmuyor. Saate bakıyorum. 00.30. Off! Başlayacağım saatine! Ayaz, ne ara geldin kolumun üzerine yattın iki gözüm. Şöminede közün en genç hali çıtırdıyor. Beyaz gömleğin coşkusuyla eş zamanlı bir coşku dolduruyor içimi köze gözüm değince. Yeniden gözlerimi tavana dikiyorum. Bir el uzanıyor yeniden. Bu kez gerçekten el bu. Üstelik avuç içinde bir şey yok. Az önce anahtar vardı.
“Adım Mazhar.”
“Elâ ben de, memnun oldum.”
“Çok sıkıldığını düşünüyorum.”
“Evet ya, tek başına tatile gelmek hem iyi hem kötü.”
“Genelde iyidir ama.”
“Evet ama insan bazen sıkılıyor. Bak, sen bile fark etmişsin sıkılgan tavrımı. Sen de mi yalnız geldin tatile?”
“Ha, yok. Ben tatile filan gelmedim. Buralıyım ben, Datçalı.”
“Datçalı olmak ayrıcalıktır bence.”
“Kış gelince bütün ayrıcalığı rafa kalkıyor.”
“Evet ya, kimse olmuyormuş burada.”
“Aynen, yaz varsa Datça Datça’dır. Coşkuyla doldurur insanın gönlünü. Ama kışın öyle mi? Ayazdan miras bir yasa bürünür.”
“Vay vay vay, alengirli laflar ha! Şairlik var mı?”
“Yok, Can Yücel’in evinin önünden geçiyoruz ya, olmayan şair tarafım içimde bir yerlerde yeniden yaratıldı.”
“A, bayağı yürümüşüz ya.”
“Yürüdük, sohbet güzel olunca, insan yolları anlamsızca bitiriveriyor.”
“Burada çiçeği burnunda şairimiz sohbete mi eleştiri getiriyor acaba?”
“Gel sana bira ısmarlayayım.”
“Soruma cevap vermedin ama.”
“Hem canım istemiyor şimdi.”
“Burası benim mekânım, hayır demezsin sanıyorum.”
“A, burası gerçekten senin mi? Ne yazıyor kapısında?”
“Mitra Bar.”
“Mitra ne demek?”
“Hint felsefesinde dürüstlük tanrıçası.”
“Bak sen, anlamlıymış.”
“Yani, biraz biraz doğu mitolojisine meraklıyız.”
Gözlerime uyku perde perde iniyor. Kar bile hızını düşürüyor. Dinlenmeye çekiliyor gibi. Ayaz çoktan uyumuş. Ne güzel, düş bile olsa aşkı aramak! Hâlbuki ben düşümü daha da ileri sürüp tutkulu bir sevişmeyle noktalayacaktım. Ah ulan ben, ya da yazar mı demeli?! Uykuma inat derinlerde bir yerlerde sevişmek arzusu… Neydi? Mazhar! Evet, Mazhar! Gözleri tirşe yârim. Hayallerimi süslediğin için teşekkür ederim. Gidip uyumalı. Tekdüze bir sabaha merhaba demek ve yine aynı şeyleri yapmak için, adına da yaşamak demek için uyumalı. Ne berbat bir uyumaktır bu!
Yatağıma yatmak için koltuktan doğruluyorum. Önce mutfağa gidiyorum. Uykuya hasret gözlerim bardak aranıyor. Nasılda kahkaha atıyorum. Gülünce daha güzelmişim. Biranın bir kısmı bembeyaz tişörtümün üzerine dökülüyor. Ona bile gülünür mü? Aşk işte, güldürmeli değil mi? Mutfak dolabının kapağını kaldırıyorum. İnce uzun bardağı alıyorum.
“Akşam da beklerim,” diyor.
“Akşamları burası çok kalabalık olur, eğlenirsin,” diyor.
“Mutlaka uğrarım,” diyorum.
Barın kapısından çıkarken geri dönüp bakıyorum.
“Bu kez bir şey unutmadın,” diyor.
Yeniden gülüyorum. Çeşmeyi açıyorum. Suyu dolduruyorum bardağa. Bir yudum alıyorum, ılık ve tatsız. Soğuk su doygunluk hissi uyandırıyor. Bardaktaki suyu döküyorum. Çeşmeyi soğuması için sonuna dek açıyorum.
“Akşamları daha güzelmiş gerçekten burası.”
“Öyledir, Datça akşam fazla lütufkârdır. Hiç ayrılmak istemezsiniz buradan.”
“Aynen, şimdi daha çok sevmeye başladım Datça’yı.”
“Ama yine de yaşayacak kadar sevmemişsindir.”
“Yani, bilmem; hiç düşünmedim o açıdan.”
“Tabii ki İstanbul gibi bir yerden sonra Datça, yaşamak için pek ideal sayılmaz.”
“Hayır ya! İstanbul’un kalabalığı yoruyor insanı. Hatta bazen öyle bıktırıyor ki, insan ücra bir Anadolu kasabasını özlüyor.”
“Oha ne ara çıktık bardan.”
“Dönelim istersen, müşterin çok, sorun olmasın.”
“Olmaz. Bakar arkadaşlar. Biz biraz denizden esen ılık yele kulak verelim.”
“Yıldızlar, ne kadar coşkulu.”
“En sevdiğim kelime.”
“Ne?”
“Coşkulu,”
“Hmm! Benim de öyledir. Sık sık kullanırım.”
Çeşmeyi kapatıyorum. Sahi ya ne kadar zamandır akıyor bu. Uykum iyice hükmediyor. Gözlerim ha kapandı ha kapanacak. Ah yazar, canım yazar, bitir artık! Bardağa yeniden suyu dolduruyorum. Bu kez buz gibi, kafama dikiyorum. Doyduğumdan emin, bir oh çekiyorum. Duvara tutuna tutuna odama doğru yürüyorum. Tam dış kapının önünden geçerken kapı çalıyor. Saat 02.00. Bu saatte?
“Biran bitti mi?”
“Evet, senin?”
“Bitti?”
“Ben gideyim o zaman otelime, uykum geldi çünkü.”
“Yarın görüşür müyüz?”
“Artık yerini biliyorum, gelirim mutlaka.”
“Bu saatte uyunur mu ya?”
“Bira uykumu getirdi.”
“Bir de dinlendirici bir tarafım olduğu doğrudur!”
“Hadi ya, bencil köpek!”
“Sağ ol ya, ne güzel iltifat öyle!”
“Güzeldir. Hadi bana eyvallah.”
Otelin kapısından içeri giriyorum. Çantamı bir kenara atıp, üzerimde ne varsa çıkarıp, yalnızca iç çamaşırımı bırakarak kendimi yatağa atmak için hazırlıyorum. Tam o esnada kapı çalıyor.
Bu saatte? Delikten bakıyorum, o!
Ama nasıl olur? Yahu hepi topu düştü! Ayaz’a dönüp bakıyorum. Çoktan uyumuş. Şöminem çoktan sönmüş. Kapım çalmaya devam ediyor.
Ansızın delikten bakıyorum, o!
Kapıyı açar açmaz kolundan tutup içeri çekiveriyorum. Sonra ne mi oluyor?
Dudakların yok mu dudakların, içimde bir yerlerde kızılca bir kıyamet kopardı iki gözüm!
S O N
ÖMER ÖZTÜRK
Kapak Görseli, Sonia Delaunay, Triptych, 1963
Kare Görsel, Georg Tappert, Variete, 1911
25.02.2024 © Novelius Edebiyat


