24.12.2023 © Novelius Edebiyat
Yayına Hazırlayan: Mehmet BAHÇECİ
18. Bölüm: Başak Canda
Soru 1:
2023 Yılını okuma ve yazma anlamında nasıl geçirdiniz? Kendinize ve projelerinize vakit ayırabildiniz mi? Bize Başak Canda‘nın 2023 yılı panoramasını çizer misiniz?
Cevap 1:
Öncelikle Novelius olarak böyle bir soruşturmada yer verdiğiniz için çok teşekkür ederim. 2023 yılı hem okuma hem yazma hem de değişik projelerimi hayata geçirme anlamında çok verimliydi. Sanat ve edebiyatın her alanından seslenişleri içeren Youtube kanalımda öykü ve şiir okumalarının olduğu Sonrası Kalır programı katılımcıların da özverisiyle başarılıydı. Bir arkadaşımla dengbêjlik sosyolojisi üzerine bir belgesel hazırladık. Yine biyografi kitabı hazırlığı içerisindeyiz. Yazım aşaması bitti. İngilizceye çevirisini bekliyoruz. Yazma eyleminin içinde oldum hep. Ancak 2023 çok farklı bir evre oldu. Öykü yazmaya başladım. Özellikle çocuk eğitimi ve hayata dair yazılarımın yanısıra ilk kez öykülerim de çeşitli edebiyat mecralarında yayımlandı. İki öyküm seçkiye girdi. Çok öykü okuduğumdan mıdır bilmiyorum ama benim için muhteşem bir duygu bu. Öykü hayatın içinde kavranılan anlamları önümüze koyar mesela. Yaşamımıza değer, hatta oradan yaşanmışlıkları tekrar tekrar kurcalar. Artık toplumdaki bir çok tanım ve tanımlamaya farklı gözle bakarsınız. Yazın ve edebiyatın toplumsallığı kadar bireyin kendini var etme, anlamlandırma faaliyeti olduğunu, yazmayı okura, topluma ulaştırma hedefi yanında kendimi tanıma, aşma amacıyla da önemsediğimi söylemeliyim. Bu bir yüzleşme aslında. Bu yüzleşmenin hayatla olan ilişkimi zenginleştirdiğini, yeri geldiğinde öykülerdeki karakterle özdeşleşip kendimdeki başka benzerlerimi bulduğumu, bu yönüyle yine toplumsal bir sonuca çıktığımı farkediyorum.
Soru 2:
2023 Yılında yerli ve yabancı pek çok eser okurlarla buluştu. Yeni çıkan kitapları takip edebildiniz mi? İçlerinden okuduklarınız ve beğendikleriniz var mı? Düşüncelerinizi kısaca paylaşır mısınız?
Cevap 2:
Yurtdışında yaşıyor olmanın yeni çıkan kitaplara ulaşma zorluğunu belirtmem gerekiyor öncelikle. 2023 kitabım; Işıl Madak’ın Anlamsızlık Saati. Bireysel acıların duyumsanması ve bu acıların kadın ve çocuklar üzerinden harflerin kıvraklığında sözcüklere dökülmesi, zamanın anlamsızlığının anlamı oldu bende. Yoksulluğa yoksunluklar da eklenince mutsuzluğun vicdanını ortaya çıkarmış Işıl Madak. Olasılıkların açmazlarında, zamanın içindeki eşyaya, eşyaların içindeki zaman sorgulamasında varlığın anlamına götürür bizi. ‘Zamanla geç/meyenler’in döngüsünde, ‘Dur bakalım’lara sıkışmışlığımızın resmini gördüm. “Yaşımı babamla tamamlarım sanmıştım.” diyerek savaşın acı gerçekliğinde bir kız çocuğuna, “Büyüdüm ben.” dedirten toplumsal erkin çürümüşlüğünü içim kanayarak okudum. Ayrıca Tomris Uyar’a gönderdiği selam, Orhan Kemal ile Bir Filiz Vardı, Bizim Büyük Çaresizliğimiz, Mavi Taşlı Yüzük, radyo tiyatrosu gibi atıflar ve imgesel anlatımlarla edebiyatın tadını her yanıyla aldığımı söylemeliyim.
Vicdanımızın tırtıklandığı, eril dilin olmadığı bir diğer öykü kitabı Polat Özlüoğlu’nun Sahi Adım Neydi. Toplumun ötekileştirdiği bireylerin anlatımında gerçekler kurguya yer bırakmamış âdeta. Her bir öykü aslında toplumsal bir yara. Bu anlamıyla sert öyküler, vicdanı delip geçen öyküler. Ama en çok bağlılıklarımızın öyküleri. Empatinin değil diğer yarısını bulanların. Kaçıp kurtulması için uzatılan bir bileti kullanma yerine yola beraber devam edenlerin. Kader konulan isimlerde yaşam arayanların. Ayo’nun kimsesizliğine, “Ben varım.” diyebilenlerin.
Tesadüfen Zümrüdüanka, Hatıra’sında: Bu sayfa bir kitabın arasında kurumuş bir şeyler bulmak ne güzeldir diye boş bırakılmıştır, diyen sevgili Elif Erdoğan’ın elma kurdunun yanına Karadenizin kurutulmuş mısır püskülünü bıraktım.
Helen Garner‘ın öykü kitabı Benim Katı Yüreğim‘deyse olması gerekenler çıkmazında iletişimsizliğin, umursamazlığın rasyonelliğinde duygusal gelgitlere tanık oluruz. Anlatımın sıradanlığında, göstermek istenenin inceliğini yakaladım.
Şimdiye kadar Portekiz edebiyatından çok sayıda eser okumuştum ancak Mário Cláudio’yu ilk defa okudum: Fotoğrafçı ile Küçük Kız. Büyük Savaş’tan kurtulan küçük bir kızın kendi kaderini yaşama hikâyesinde ölümsüz Alice’nin macerelarına başka bir anlatıda kendini göstermesinin içine giriyoruz. Böylece hararetli bir yolculuğun buluşmalarında, annenin kızlarına biçtiği rollerden rengârenk ilişkiler yumağına dönüşüyor okuma.
Soru 3:
2023 Yılı edebiyat tartışmaları yönünden de hararetli bir yıl oldu. Tartışmalarda şu üç başlığın öne çıktığını görmekteyiz; birincisi, kitaplara yönelik sansür uygulamasıydı, bir diğer tartışma çeviri eserlerde yapay zekâdan yararlanılmasıydı. Ve üçüncüsü de aslında hep var olan ve dönem dönem alevlenen intihal konusunda yapılan tartışmalardı…
Bu üç başlıktan dilediğiniz biri hakkındaki değerlendirmelerinizi paylaşır mısınız?
Cevap 3:
Önerdiğiniz üç başlık; intihal, yapay zekâ ve sansür çok farklı gibi görünse de sözkonusu yazın ve edebiyat olunca buluştukları ortak bir payda olduğuna inanıyorum. Her üç başlıkta ortaklaşan olguda yazarın, sanatçının kendi emeğine yabancılaşmasını görüyorum. Yapay zekâ örneğinde ise sahası insan olan edebiyatın insana yabancılaşması gibi çok ayrıksı teknik bir boyut da bulunuyor ki bu önümüzdeki dönemin temel tartışmalarından birisi olacak gibi.
Bu genel ifadelerden sonra düşünce üreten her insanın sürekli yüzleşmek zorunda kaldığı sansür olgusuna değinebilirim. Sansürü sadece sanat eserinin, edebi bir ürünün ya da çok bilinen hâliyle yaygın basının bir sorunu olarak eserin, ürünün veya haberin yayımlanması sürecinde yaşanan kısıtlılıklara, yasaklara indirmek yanlış olur. Sansürü; düşünme yetisi, düşünceyi üretme, bunu somut bit eserde sergileme ve nihayetinde topluma ulaştırma süreçlerini yekpâre etkileyen, baskı altına alan bir olgu olarak görmeliyiz. Aslında sansür insanoğlunun düşünme yeteneği ve bunu ifade gücü kazanmasıyla başlayan tarihsel bir derinliğe sahip. Her dönem, özellikle siyasi gücü elinde bulunduran kişi veya gruplar, kendileri gibi düşünmeyenlere, düşünme ve bunu yayma hakkı tanımamıştır. Bu iktidarın yasası gereği böyledir.
Yazın ve edebiyat çalışmalarının da konu ve içeriği ne olursa olsun en saf hâliyle politik bir muhteva taşıyacağı açık. Bu iddiada olmasa bile kurulu sistemin değer yargılarıyla, dünya görüşüyle çatışması ve giderek baskı altına alınması, kısıtlanması ve yasaklanması, sansüre uğraması kaçınılmaz oluyor. Tabii burada kanuni bir sansürden daha çok, dolaylı baskı aygıtlarıyla sağlanan kısıtlılığı es geçmemek gerekli. Uzun yıllardır yazma ve edebiyat faaliyetleriyle direkt veya dolaylı ilişkisi olan ve son dönemdeyse öykü yazma çalışmalarında bulunan biri olarak sansür olgusunu farklı bir parantez içinde tartışmak isterim. Adına sistem, devlet, iktidar ne dersek diyelim, kendi varlık nedeniyle uyumsuzluk gösteren her türlü düşünceye nefes alanı bırakmaması kabul edilemez ama anlaşılır bir durumdur. Anlaşılır olmayan bu faaliyetler içerisinde yer tutmuş, kurumsallaşmış, en hafif tabiriyle ‘otorite’ olmuş veya olduğu iddiasındakilerin, özellikle yeni girişimler karşısındaki görmezden gelme veya alan açmama tarzındaki dolaylı-direkt tutumlarıdır. Bu kısıtlılık bir yandan da edebiyat ve yazına ilişkin her aşamayı ticarileştirerek ayrı bir yol almaya çıkarır.
Somut konuşmak gerekirse (tabi ki bu konuda sorumlu davranan ve örnek teşkil eden çevreleri ayrı tutuyorum) herhangi bir edebi ürününüzle bir kapıyı çalıyorsunuz. Çoğunlukla ilk karşılaşılan; atölye çalışmalarının olduğu, ortak öğrenme-üretme süreçlerine katılma gibi art niyetli olmasa da dayatma hissettiren yaklaşımlar oluyor. Eğer bu yola girmiyorsanız o kapıyı açma şansınız yok gibi. Bu durumla büyük ölçekte yayınevlerinde, kendini otorite gören edebiyat çevrelerinde, dergi ve dijital platformlarında karşılaşmak mümkün. Hâl böyle olunca koskocaman bir kastlaşma, ticarileşme ile savaşmanız gerekiyor ya da dahil olmanız. Bir anlamda her çevre kendi mahallesini kurmuş ve dediğim dedik bir anlayışla yoluna devam ediyor.
Yazım ve edebiyat gibi ruhunda üretme özgürlüğü olan bir refleksin daha ilk anda böylesi duvarlarla karşılaşması ya erkenden küsmeyi ya da sadece kendisi için üretmeye devam etmeyi doğuruyor. Bir de benim gibi inatla bu kapılarda bir gedik açmayı ve kendini aşmayı sürdürenler var. Kişisel deneyimimden yola çıkarak bu güne kadar yaşadığım en sert sansürü edebiyat mahallesinde gözlemlediğim için sansür olgusunun bir de bu yönüyle görünür olmasını istedim.
Soru 4:
Okumayı hep düşlediğiniz, ama bir türlü elinizin varmadığı, dolayısıyla da sürekli ertelediğiniz o kitaplara gelelim… Bu kitaplardan 2023’te, “Nihayet okudum,” dedikleriniz var mı? Okuma deneyiminizden kısaca bahseder misiniz?
Cevap 4:
Olmaz olur mu… Hem de çok. Bu sene de “Nihayet okudum,” dediğim çok sayıda kitap var. Bunların başında ne yazsa okurum dediğim, Mehmet Eroğlu geliyor. İki farklı konuda biri yaşanmış tarihsel süreci, diğeri yaşanması bile fantastik olan çok uzak bir dönemi aynı edebi derinlikle kurgulamış Eroğlu. Fay Kırığı üçlemesi ve Ruhun Parmak İzi-Varlıklar 1(2023)’de kendi edebi yeteneğinin sınırlarını gösterirken geleceğin romanının kapısını da aralamış bence. Eroğlu’nu okurken romanın sadece dünü ve bugününü anlamaktan çok yine onun ifadesiyle, “Roman yazmak, geleceğe mektup atmak gibidir.” sözünün daha iyi bilincine varıyor insan. Fay Kırığı gibi diğer bir dönem romanı Selim İleri’nin Ölünceye Kadar Seninim. Baş karakter Süha Rikkat (üç ihtilâl görmüş bir yazar) şahsında popülerlik, yaşadığı buhran ve bunalımları, yalnızlıkları, ilişkileri yine kendisiyle hesaplaşmasında aslında siyasetin kişisel ve toplumsal etkileri irdelenmiş. Erdem Özgül’ün Dipnot Yayınları’ndan çıkan Unutulmuş Ataların Gölgesi, sınırları aşan öykülerden oluşuyor. Meriç’i geçenlerin hayâlleri, o hayâllerin ulaştıkları ülkede yaşam zorluklarına takılması, açlığa dilsizliğin eklenmesi, bazen de tesadüf ortaklıklar. İnsan öyküleri, insanın içinden geçen. Ama en çok da hapishane duvarını aşan kopartılan kolun çöpteki karınca hücumu ile köpeğin, köpekler ile polislerin, çöpçülerin, baş gardiyanla infaz koruma memurunun kavgasının öyküsü.
Farklı anlatımıyla Şenay Eroğlu Aksoy’un Gece Çığırtkanlıkları ile Sardunyaların Kışı’nın yanısıra Ayla Kutlu’nun Mekruh Kadınlar Mezarlığı, Adnan Gerger’in Tavhane Çocukları, Cemil Kavukçu’nun Başkasının Rüyaları, Yalnız Uyuyanlar, Kemal Varol’un Kara Sis, İnci Aral’ın Şarkını Söylediğin Zaman, Agota Kristof’un Büyük Defter, Virginia Woolf’un Mrs. Dalloway, Ken Kesey’in Guguk Kuşu ve Milan Kundera’nın Ayrılık Valsi severek okuduklarımdan.
Soru 5:
Deprem, ekonomik kriz ve savaşların gölgesinde yiten “sevimsiz” bir yılı daha geride bırakıyoruz. 2024 sizce neler getirir, nasıl bir yıl olur? Yeni yıldan neler bekliyorsunuz?
Cevap 5:
Sanatın ve sanatçının her dönem toplumsal bir görevi vardır ve bu görev günümüzde her zamankinden daha çok elzemdir. Demokrasi, insan hakları, kadın, çocuk, mültecilik, doğal afetler, çevre duyarlılığı ve en önemlisi insanlara hava ve su kadar gerekli olan barış için iki cümlesi olmayan edebiyatçı kalmamalıdır. Sanat ve edebiyat bu anlamıyla sadece estetik duyguların dili olmakla kalmamalı, var olan gidişata eleştiriyi de göğüslemelidir. Bunu yaparken eril dilden uzak durmak birinci şart olmalı. İçine doğduğumuz, büyüdüğümüz kadın diline doğru evrilmeliyiz. Dil ve düşüncedeki değişim yaşamımızı da değiştirecektir. 2024 yaşanılır bir dünyanın adı olsun.
Soruşturma Ana Ekranına Dönmek İçin Lütfen Tıklayınız…
24.12.2023 © Novelius Edebiyat


